Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)'in Hayatı
22/6/2007 ·
BEDİR MUHAREBESİ
Hicretin 2. senesi, 17 Ramazan, Cuma (Mîlâdî: 13 Mart 624).
Kureyş'in Ticâret Kervanı
Hicretin ikinci senesinde Kureyş müşrikleri bir ticâret kervânı hazırlamışlardı. Şam pazarına gönderilen kervâna Mekke'den kadın erkek hemen hemen herkes hisselerine göre ortak idiler. Bin deveden meydana gelen ve sermayesi 50.000 dinar olan bu büyük ticâret kervanının satılan malları karşılığında harbe hazırlık için silâh alınacaktı. Kervânın yola çıkarılmasındaki asıl maksat buydu. Kureyşliler Ayrıca kervânla birlikte Ebû Süfyan başkanlığında 30-40 kişi kadar muhafız da göndermişlerdi.462
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu durumu haber aldı. Ebû Süfyan başkanlığındaki bu büyük ticâret kervanının Mekke'ye dönmesine mâni olmaya karar verdi. Teşkil ettiği 300 kişiyi aşkın (305-315) Sahabî ile yola çıkmaya hazırlandı.
Sahabîler Bedir seferine katılmayı şiddetle arzu ediyorlardı. Hattâ bu hususta kur'a çekenler bile vardı. Ensardan Sa'd, babası Hayseme'ye, "Eğer bu seferin mükâfatı Cennetten başka birşey olmasaydı, senden geri kalırdım. Ben bu seferde bana şehidlik nasip olmasını umuyorum" diyerek sefere katılma arzusunu izhar etmişti. Babası ise ona, "Sen rahatsız olan hanımının yanında kal da ben gideyim" diye cevap vermişti.
Ama Sa'd bunu kabul etmemiş ve aralarında Kur'a çekilmesine karar vermişlerdi. Çekilen kur'a Sa'd'a çıkmış ve sefere o iştirak etmişti. Bedir'de şehid düşerek bu yüksek arzusuna da nail olmuştu.463
Sefere çıkmak için yalnız erkeklerde değil, kadınlarda da büyük bir istek ve arzu vardı. Sefer hazırlıkları yapılırken Ümmü Varaka bint-i Abdullah Resûlullahın huzuruna gelerek şöyle dedi:
"Yâ Resûlallah! Bana müsâade et de sizinle birlikte ben de çıkayım. Yaralarınızı tedâvi ederim."
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu fedakâr kadına, "Sen evinde otur Kur'ân oku! Muhakkak ki Allah, sana şehidlik nasib eder" buyurdu.Bu hâdiseden sonra Peygamber Efendimiz onu hep "şehîde" diye anardı.
Nitekim, hafız olan Ümmü Varaka, Hz. Ömer devrinde biri erkek, diğeri kadın iki uşağı tarafından geceleyin üzerine kadife örtü basılarak şehid edildi. Katiller yakalanarak asılmak suretiyle cezalandırıldılar. Medine'de asılarak cezalandırılanların ilki bunlar oldu.464
Medine'den Hareket
Peygamber Efendimiz, yerine namaz kıldırmakla Abdullah ibni Ümmi Mektûm'u vazifelendirdi. Ensardan Ebû Lübâbe Hazretlerini ise, şehre nâib (vekil) tâyin etti. Ramazan ayından on iki geceyi geride bıraktıkları oldukça sıcak bir Cumartesi gününde, mücahidlerle Medine'den hareket etti.464
Resûl-i Ekrem Efendimizin beyaz sancağını Mus'ab bin Umeyr (r.a.) taşıyordu. İki siyah bayraktan Ukab adındaki Hz. Ali'nin, diğeri ise Ensardan Sa'd bin Muaz Hazretlerinin elinde idi.466
Kervân, Bedir* mevkiinde karşılanacaktı. Çünkü burası Mekke, Medine ve Suriye'ye giden yolların birleştiği stratejik önemi olan bir noktaydı.
Mücâhidler, yazın en sıcak günlerinin birinde Medine'den yola çıkmışlardı. Üstelik Ramazan ayı olduğu için oruçlu bulunuyorlardı. Kavurucu sıcaklar altında, alev saçan çöl üstünde, oruçlu halde yol almak oldukça güçtü. Bu sebeple Peygamberimiz orucunu açtı. Mücâhidlere de açmalarını emir buyurdu.467
Henüz Medine'den fazla uzaklaşılmamıştı. Resûl-i Ekrem, küçük yaşta olanları ordudan ayırarak geri çevirdi. Sayılan sekiz olan bu küçük mücâhidler, ordudan geri kalmaktan fazlasıyla üzüldüler. Bunun üzerine Peygamberimiz bir-ikisine tekrar orduya katılma izni verdi. Hz. Sa'd bin Ebî Vakkas der ki:
"Resûlullahın küçüklerimizi geri çevirmesinden biraz önce, kardeşim Umeyr'in göze görünmemeye çalıştığını gördüm.
"'Kardeşim sana ne oldu?' diye sordum.
"'Allah Resûlünün beni küçük görüp geri çevirmesinden korkuyorum. Halbuki, ben sefere çıkmak istiyor, Allah'ın bana şehîdlik nasip etmesini umuyorum,' diye cevap verdi.
"Kendisi Resûlullaha arzedilince küçük görüp ona, 'Sen geri dön' dedi.
"Umeyr ağlamaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah da müsaade etti. Umeyr'in boyu kısa olduğu için kılıcını bağlayamamış, ben yardım ederek bağlamıştım."468
Allah yolunda savaşıp şehidlik mertebesine ulaşmak isteyen Umeyr, harp esnasında ınüşriklerin oklarına hedef olup bu yüksek gayesine ulaştı.
Müslümanlarla beraber iki at, yetmiş deve vardı. Develere nöbetleşe biniliyordu. Peygamber Efendimiz de bu hususta, diğer Müslümanlardan kendisini farklı görmek istemiyordu. Hz. Ali ve Mersed bin Ebû Mersed ile bir deveye nöbetleşe biniyorlardı. Yürüme sırası Efendimize geldiğinde, diğer iki Sahabî, "Yâ Resûlallah! Sen bin, biz senin yerine yürürüz" diyorlardı.
Ancak Peygamber Efendimiz, bunu kabul etmiyor ve "Siz yürümekte benden daha kuvvetli olmadığınız gibi, sevap ve mükâfat hususunda da ben sizden daha müstağnî ve ihtiyaçsız değilim"469 diye cevap veriyordu.
Bu hareketiyle Resûl-i Kibriyâ, İslâmın getirdiği adâlet ve müsavat düsturunu, her şeyden önce bizzat şahsında tatbik etmiş oluyordu.
İslâm ordusu, kavurucu sıcaklar altında yoluna devam ediyordu. Henüz Bedir mevkiine varmadan, Ebû Süfyan başından beri endişe duyduğu hususu haber aldı: "Müslümanlar kervânı ele geçirmek için yola çıkmışlar!"
Mekke'ye derhal bir haberci gönderirken, kendisi de hiç konaklamadan kervânın istikametini değiştirerek Kızıl Deniz sahilinden Bedir'e uğramadan Mekke'ye doğru yol aldı.
Kureyş'in Harbe Hazırlanması
Ebû Süfyan'dan önce Mekke'ye varan haberci Zamzam, acaib "bir kılıkla devesinin üzerinde bağıra bağıra haberi duyurdu:
"Ey Kureyş topluluğu! Ticâret kervanınıza, Ebû Süfyan'ın yanındaki mallarınıza Muhammed ve Ashabı saldırdılar! Ona ulaşabileceğinizi sanmıyorum. İmdât! İmdât!"
Haliyle bu haber Kureyş'in infiâline sebep oldu. Zira kervânda hemen hemen her âilenin malı vardı. Kureyşliler derhal toplandılar. Sürat'le hazırlığa başladılar. Alelacele hazırlanan Müşrik ordusunun sayısı 950'yi buldu. Bunların 100'ü atlı 700'ü develi idi.
Bu rakam, kervânı takibe çıkan Müslümanların sayıca üç katı demekti. Aynı zamanda Kureyş ordusu silâh bakımından da Müslümanlardan çok daha üstündü. Bu arada müşrik ordusuna katılmak istemeyenler de çıktı. Fakat, Ebû Cehil ve diğer ileri gelenlerin baskısı karşısında onlar da iştirâk etmek zorunda kaldılar. Buna rağmen Ebû Leheb hasta olduğunu bahâne etti ve yerine bedelle birini göndererek Mekke'de kaldı.
Hazırlanan müşrik ordusu, muganniyelerin söylediği şarkıların, kadınların çaldığı deflerin coşkun havası içinde Mekke'den Bedir'e doğru hareket etti.
Yolda kervânını Bedir'den arızasız geçiren Ebû Süfyan'dan kendilerine şu haber geldi:
"Siz kervânınızı, kervan üzerindeki adamlarınızı ve mallarınızı muhafaza etmek için yola çıkmıştınız. Allah onları kurtarıp selâmete erdirdi. Artık dönünüz!"
Ancak, Ebû Cehil dönmek niyetinde değildi. Başkalarının da geri dönmesine rıza göstermeyerek şöyle konuştu:
"Vallahi Bedir'e varmadıkça dönmeyiz. Orada üç gün kalırız. Develer boğazlayıp, yemekler yeriz. Şaraplar içeriz! Câriyelere şarkılar söyleterek eğleniriz! Başımıza toplanacak Araplar bizi dinler ve seyrederler. Bundan sonra hep bizden korkar dururlar. Haydi ilerleyiniz!"470
Müşrik ordusu Bedir'e doğru ilerlemeye başlarken, haberci de Ebû Süfyan'ın yanına dönüp durumu kendisine anlattı. Ebû Süfyan bu haberden memnun olmadı ve "Yazık oldu kavmime! Bu Amr bin Hişâm'ın, Ebû Cehil'in işidir! Dönmek istemedi. O, bunu halka baş olmak sevdasıyla yaptı. Azgınlık, eksiklik ve uğursuzluk getirir" dedi.
Endişesini ise son cümlesiyle şöyle dile getirdi:
"Eğer, Muhammed'in Ashâbı, onlara rastlarsa, işleri tamamdır!"471
Ebû Cehil'in bütün şirretliği ve kışkırtıcılığına rağmen, ordudan ayrılanlar oldu. Ahnes bin Şerik müttefiki bulunan Zühreoğullarını ikna ederek beraberce Mekke'ye döndüler. Daha sonra bunları Hz. Ömer'in kabilesi Adiyy bin Ka'boğulları takib etti.
Müşrik ordusuna Hâşimoğulları da katılmıştı. Kureyşten bazıları kendilerine, "Vallahi, ey Haşimoğulları! İyi biliyoruz ki sizler, her ne kadar bizimle sefere çıkmışsanız da, kalbiniz Muhammed'ledir" deyince, Ebû Tâlib'in oğlu Tâlib de bir kısım kimselerle birlikte geri döndü.
Peygamber Efendimiz, mücâhidlerle Safra yakınındaki Zefiran mevkiine vardığında, Kureyşin büyük bir ordu ile gelmekte olduğunu haber aldı. Böyle bir hareketle karşılaşacaklarını tahmin etmediklerinden bir anda ne yapmaları gerektiği hususunda karar veremediler. Zira, niyetleri harb etmek değildi. Bunun için bir hazırlıkları da yoktu. Üstelik alınan isrihbarâta göre, müşrik ordusu hem sayıca çok, hem silâhça onlardan üstün idi.
Mücâhirlerle İstişâre
Resûl-i Ekrem, Ashâbını topladı. Kervanın takib edilmesinin mi, yoksa müşrik ordusuna karşı çıkmanın mı daha uygun olacağı hususunda onlarla istişarede bulundu. Bir kısım mücahid, kervanın takib edilmesinin uygun olacağını ifade etti. Peygamber Efendimiz, bundan hoşlanmadı. O sırada, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer söz alıp müşriklerin üzerine yürümenin, onlarla harbe girmenin daha muvafık olacağı hususunda konuşunca, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bundan memnun oldu. Daha sonra Ensardan Mikdat bin Esved Hazretleri şöyle dedi:
"Yâ Resûlallah! Rabbim sana neyi emrettiyse onu yap! Vallahi biz İsrailoğullarının Hz. Musâ'ya dediği gibi, 'Git Rabbinle beraber düşmanlara karşı çık! Biz buradan kımıldamayız' tarzında bir söz söyleyecek değiliz. Biz sana tâbiyiz."472
Feragat ve cesaret timsali bu Sahabînin sözlerinden memnun olan Resûl-i Ekrem kendilerine hayır duâda bulundu.
Bu konuşmalardan sonra, kararın ne mahiyette verileceği artık anlaşılmıştı. Fakat Ensarın da bu hususta görüşünü almak gerekiyordu. Çünkü, onlar Medine dahilinde Peygamberimizi ve Müslümanları koruyacaklarına dair söz vermişlerdi. Şimdi ise şehrin dışında bulunuyorlardı.
Resûl-i Ekrem onların bu konudaki görüşlerini sordu. Ensar namına Sa'd bin Muaz Hazretleri söz aldı ve şöyle konuştu:
"Yâ Resûlallah! Biz sana îmân ve seni tasdik ettik. Bize getirdiğin şeyin de hak olduğuna şehâdet ettik. Bu hususta dinlemek ve itâat etmek üzere sana kesin sözler de verdik.
"Yâ Resûlallah! Nasıl bilirsen, öyle yap. Biz seninle beraberiz. Seni Hak dinle gönderen Allah'a yemin olsun ki, sen bize şu denizi gösterip dalarsan, biz de seninle birlikte dalarız. Bizden bir kişi dahi geri kalmaz. Biz düşmana karşı varmaktan çekinmeyiz. Muharebe ânında geri dönmeyiz. Allah'ın bereketi ile yürüt bizi."473
Karar artık kesinlik kazanmıştı: Bir avuç mücâhid herşeye rağmen, kendilerinden gerek sayıca ve gerekse silahça kat kat fazla olan müşrik ordusuna karşı koyacaklardı. Onların sayıca çokluğu, silahça üstünlüğü kahraman Sahabîlerin gözünü korkutmadı. Kur'ân'ın ifadesiyle "Ölümün ağzına girmeyi"474 seve seve göze alıyorlardı. Onlar, Allah'ın yardımına güveniyorlardı. Allah için mücadele vereceklerinin idrâkinde olarak, din sahibinin yardımını esirgemeyeceğine gönülden inanıyorlardı.
Mücâhidlerin sayısı az, amma îmân ve cesaretleri sıradağlar gibiydi. İstinad noktaları Kâinatın Sahibi idi. Reisleri Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed idi (a.s.m.). Böyle bir ordu elbette her şeyi göze alarak müşrik ordusuna karşı koymaktan çekinmeyecek ve korkmayacaktı!
Sa'd bin Muaz'ın (r.a.) konuşmasından fevkalâde memnun olan Resûl-i Ekrem Efendimiz, sevinç içinde, ümit dolu bir sadâ ile mücâhidlere şu müjdeyi verdi:
"Yürüyün ve Allah'ın lütfu ile şâd olun. İşte Kureyşin tek tek düşüp uzayacağı yerleri şimdiden görür gibiyim."475
Bu konuşma mücâhidler üzerinde derin bir tesir icra etti ve heyecanlarını kat kat arttırdı. Bedir'e doğru şevkle yol almaya başladılar.
İslâm ordusu, Cuma gecesi yatsı vakti Bedir yakınına geldi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Şu küçük tepe yakınındaki kuyu başında bir takım bilgiler elde edeceğimizi umarım" buyurduktan sonra, Hz. Ali, Zübeyr bin Avvam, Sa'd bin Ebî Vakkas gibi bazı Sahabeleri oraya gönderdi.
O sırada müşriklerin sucuları, su taşıyan develeriyle birlikte kuyunun başında bulunuyorlardı. Mücâhidler onlardan bazılarını ele geçirdiler.
Huzura getirildiklerinde Efendimiz kendilerine, "Bana, Kureyş hakkında mâlumat veriniz" dedi.
Onlar, "Vallahi, şu gördüğün kum tepesinin en yüksek, en uzak tarafındadırlar" dediler.Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, "O topluluk ne kadar vardır?" diye sordu.
"Pek çok" diye cevap verdiler. Efendimiz tekrar, "Onların sayıları ne olabilir?" dedi.
"Bilmiyoruz" cevabını verdiler.
Bu sefer Peygamber Efendimiz, "Onlar her gün kaç deve kesiyorlar" diye sordu.
"Bir gün 9, bir gün 10" dediler.
Bunun üzerine Resûlullah, "Onlar, 950 ile 1000 kişi arasındadır" buyurdu.
Sonra, "İçlerinde Kureyş eşrafından kimler var?" diye sordu.
Müşrik sucuları Kureyş ileri gelenlerinden bir çoğunun ismini sıralayınca, Resûl-i Ekrem Efendimiz Ashâbına dönerek şöyle buyurdu:
"İşte Mekke, ciğerpârelerini size fedâ etti!"
Sonra yine adamlara, "Gelirken, Kureyşten geri dönenler oldu mu?" diye sordu.
"Evet" dediler, "Beni Zühreler Ahnes bir Şerik'le geri döndüler.
O zaman Peygamber Efendimiz, "O, doğru yolda değilken, Âhiret, Allah ve Kitabı bilmezken Zühreoğullarına doğru yolu göstermiştir" buyurdu.476
Bedir'e vardığı gece Peygamber Efendimiz, "İnşallah, yarın sabah filânın vurulup düşeceği yer şurasıdır! İnşallah, yarın sabah filânın vurulup düşeceği yer şurasıdır! İşte şurasıdır! Şurasıdır" buyurdu ve elini o yerlere koyarak müşrik Kureyş reislerinden her birinin nerede katledileceğini birer birer gösterdi.
Hz. Ömer der ki:
"Onlardan hiç birisi de, Nebiyy-i Ekremin elini koyduğu yerlerin ne ilerisinde, ne de gerisinde vurulup düşmediler."477
İslâm Ordusunun Bedir'e Önce Gelişi
Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücâhidlerle, müşriklerden önce Bedir'e vardı ve Bedir kuyusuna en yakın bir yere indi. Karargâhın nerede kurulmasının daha uygun olacağını Ashabıyla görüştü.
O zaman, otuz üç yaşlarında bulunan Hubab bin Münzir ayağa kalktı ve, "Yâ Resûlallah! Biz, harbci kimseleriz. Ben, bütün suları kapatıp, bir tek su menbâı üzerine karargâh kurmayı uygun görürüm," diye konuştu.
Sonra da, "Yâ Resûlallah! Burası, sana Allah'ın emrettiği, bizim için ileri gidilmesi veya geri çekilmesi câiz olmayan bir yer midir? Yoksa, şahsi bir görüş neticesi, bir harp tedbiri olarak mı seçildi?" diye sordu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, "Hayır! Şahsî bir görüş neticesi, bir harp tedbiri icabı olarak seçildi" buyurdu.
Bunun üzerine Hubab şöyle dedi:
"Yâ Resûlallah! Burada karargâh kurmak pek muvafık değildir. Siz, halkı hemen buradan kaldırınız! Kureyş kavminin konacağı yerin yakınındaki su başına gidip konalım. Ben orayı bilirim. Orada suyu bol ve tatlı bir kuyu vardır. Onun gerisindeki bütün kuyuları kapatalım. Sonra bir havuz yapıp onu su ile dolduralım. Sonra da müşriklerle çarpışalım. Biz, susadıkça havuzumuzdan içeriz. Onlar su bulup içemezler. Zor duruma düşerler."
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) "Ey Hubâb, doğru olan görüş senin işâret ettiğindir" buyurarak hemen ayağa kalktı, bunu gören mücâhidler de derhal ayağa kalktılar. Kureyş müşriklerinin konacakları yerin yakınındaki suyun altına kadar gittiler.
Sonra Peygamber Efendimizin emriyle kuyular kapatıldı. Bir havuz yapılıp içerisi kuyu suyu ile dolduruldu ve içine de bir kab konuldu.478
Bu arada, Sa'd bin Muaz Hazretlerinin teklifi ile Resûl-i Ekrem Efendimiz için hurma dallarından bir gölgelik, yâni çadır yapıldı. Peygamber Efendimiz, gölgeliğin altına Hz. Ebû Bekir'le birlikte girdi.
Sa'd bin Muaz Hazretleri de kılıcını takınıp Ashab-ı Kiramdan bir kaç zâtla birlikte gölgeliğin kapısı önünde nöbet beklemeye başladı.479
Ordunun Harp Nizamına Sokulması
Peygamber Efendimiz, Bedir'e gelir gelmez ordusunu harp nizamına soktu. Ordu saf ve hatlarını dikkatle kontrol etti. Sonra da her mevzideki grup için bir kumandan tâyin etti. Müslüman kuvvetler; Muhacirler, Evsliler ve Hazreçliler olmak üzere üç kısıma ayrılmışlardı. Her biri açtıkları kendi sancakları altında toplanmışlardı. Muhacirlerin sancağını Mus'ab bin Umeyr, Evslilerinkini Sa'd bin Muaz, Hazreçlilerinkini ise Hubab bin Münzir Hazretleri tutuyordu.480
Peygamber Efendimiz, bütün bunlardan sonra ordusuna şu talimatı verdi:
"Hatlarınızı bırakıp ayrılmayınız! Bir yere kımıldamadan yerlerinizde sebât ediniz. Ben emir vermedikçe savaşa başlamayınız. Oklarınızı, düşman size yaklaşmadan kullanıp israf etmeyiniz. Düşman kalkanını açtığı zaman okunuzu atınız. Düşman iyice sokulunca elinizle taş atınız. Daha da yaklaşırsa mızrak ve kargılarınızı kullanınız. Kılıç en sonunda, düşmanla göğüs göğüse gelindiği vakit kullanılacaktır."481
Mücâhidlerin her biri, bulunduğu yere taş yığınakları yapmıştı. Müdafaâ harbinde bulunacak Müslümanlar için bu, çok işe yarayacaktı. Düşman bundan mahrumdu. Çünkü, taarruz taktiğini uyguluyordu. Dolayısıyla hücum esnasında çok çok bir kaç taş taşıyıp atabilirlerdi...
Harpten bir önceki geceydi. Peygamber Efendimiz, kendisi için yapılan gölgelikte idi. Bütün gecesini Kadir-i Zülcelâle ibadetle geçirmişti.
Arkasından Rabb-i Rahîmine ellerine açarak kâinatı ağlatacak kadar hazin, arz ve semaya göz yaşı döktürecek kadar tesirli şu duâsını yaptı:
"Allah'ım! Bana yaptığın va'dini yerine getir!
"Allah'ım! Bu bir avuç Müslüman mücâhid helâk olursa, artık sana yeryüzünde ibadet edecek kimse kalmaz."482
Resûl-i Kibriya Efendimiz vakit namazlarında da aynı duâyı tekrarlıyordu. Bu duâyı duyan mücâhidler ise heyecanlarından yerlerinde duramaz hale gelmişlerdi.
İki Ordu Karşı Karşıya
Resûl-i Ekrem, ordusuna ait hazırlıkları tamamlamıştı. O sırada, müşrik ordusu da Bedir mevkiine çıkıp geldi.
Manzara oldukça düşündürücü ve ibretliydi. Birbirleriyle amansızca çarpışacak olanların çoğu arkaba idi. Kardeş kardeşle, baba oğulla, dayı yeğenle kıyasıya vuruşacaktı.
Peygamber Efendimiz de, gölgelikten çıkarak, ordusunu son bir defa dikkatle teftişten geçirdi. Her şey istediği gibi düzgün ve intizamlı idi. Ne var ki, düşman sayıca ve silâhça üstündü. Zâhire bakılırsa, müsavî bir mücadele verilemeyeceği kanâatı uyandırıyordu. Ama mücâhidler, asla ümitlerini yitirmiyor, harbin her şeye rağmen lehlerinde neticeleneceğine gönülden inanıyorlardı.
Harp âdeti üzere, önce her iki taraftan teke tek çarpışacaklar ortaya çıkacaktı. Fakat, müşrikleri heyecana getirmek için ortaya atılan Âmir bin Hadremî harp usulûne muhalefet ederek mücâhidlere doğru bir ok attı. Ok, muhacir Müslümanlardan Mihca' Hazretlerine isabet etti ve orada İslâm ordusu ilk şehidini verdi. Resûl-i Ekrem, "Mihca', şehidlerin efendisidir" buyurarak İslâmın bu ilk şehidini tebcil etti.
Mihca' Hazretlerinin şehadeti havayı birdenbire elektriklendirdi. Bu sırada müşrik ordusundan Rabiaoğulları Utbe ile Şeybe ve Utbe'nin oğlu Velid ortaya atılarak er dilediler.
Benî Neccar'dan Afra isminde bahtiyar İslâm kadınının yedi oğlu vardı ve yedisi de Bedir'de bulunuyordu. Onlardan ikisi Muâz ve Avf ile Resûlullahın şâiri Abdullah bin Ravâha Hazretleri onlara karşı çıktılar.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Müslümanlarla müşrikler arasındaki bu ilk çarpışmada, Ensarın müşriklerle karşılaşmasını arzu etmiyordu...
Müşrikler, "Siz kimlersiniz?" diye sordular.
Onlar, "Ensardan filân ve filânız" diye cevap verdiler.
Müşrikler; "Bizim sizinle işimiz yok. Biz, Abdülmuttaliboğullarından, amcalarımızın oğulları ile çarpışacağız" dediler.
Sonra da Peygamber Efendimize hitaben, "Yâ Muhammed! Sen, bizim karşımıza, kavmimizden dengimiz olanı çıkar!" diye konuştular.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ensar gençlerine saflarına dönmelerini emir buyurdu ve kendilerine duâ etti. Sonra da, "Kalk yâ Ubeyde! Kalk yâ Hamza! Kalk yâ Ali" diye emretti.483
Resûl-i Kibriyâ Efendimizden emir alan adı geçen üç kahraman Sahabî derhal kalkıp meydana çıktılar. Miğferli oldukları için Utbe onları tanıyamadı.
"Kendinizi tanıtınız da, dengimiz olup olmadığımızı bilelim! Dengimiz iseniz sizinle çarpışalım," diye seslendi.
Üç kahraman Sahabî de isim ve şöhretlerini söyleyince müşrikler, "Evet, sizler bizim şerefli denklerimizsiniz, buyurun" deyip kılıçlarını sıyırdılar.
Ubeyde bin Hâris, Utbe bin Rebiâ ile, Hz. Hamza dengi Şeybe bin Rabiâ ile ve Hz. Ali ise Velid bin Utbe ile çarpışacaktı.484
Böyle Kureyş ileri gelenlerinden bahadırlıklarıyla meşhur olan altı büyüğün mübârezeleri o vaktin hükmüne göre seyre değer hâdiselerinden sayılırdı. Buna binâen; iki taraf, cenge hazır, kiminin ok yayı elinde ve kiminin eli kılıcının kabzasında olduğu halde, bu bahadırların vuruşmasına göz dikip temâşâya durdular...
Teke tek vuruşma şimşek sür'atiyle başladı.
Hz. Hamza ile Hz. Ali birer hamlede hasımlarını yere serip öldürdüler. Sonra da Hz. Ubeyde'nin yardımına koştular. Utbe'nin de işini bitirerek, Ubeyde Hazretlerini alıp Resûl-i Kibriyâ Efendimizin huzuruna getirdiler.Ayağından yaralı, kanlar içinde olan Hz. Ubeyde, Peygamber Efendimizin huzuruna geldiğinde, "Yâ Resûlallah, ben şehid miyim?" diye sordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Evet, şehidsin" buyurdu ve yerinin Cennetü'l-Firdevs olduğunu söyledi.
Bu müjdeyi alan Ubeyde Hazretleri ayağının kesilmesini hiçe saydı ve memnun olup din-i İslâm uğrunda çektiği ezâ ve cefalardan dolayı asla üzülmediğine dâir güzel beyitler söyledi. Yarası fazlasıyla ağır olduğundan Bedir'den dönülürken yolda vefat etti. Oraya defnedildi.485
Adamlarının birbir yere serildiğini gören müşrikleri büyük bir dehşet sardı. Birdenbire ne yapacaklarını şaşırır hale geldiler. Ebû Cehil ise, onları teselli etmeye ve toparlamaya çalışıyordu.
Allah yolunda çarpışmayı en büyük şeref telâkki eden Müslüman mücâhidler ise, âdeta heyecanlarından yerlerinde duramâz hale gelmişlerdi. Bir an evvel muharebeye başlamak, müşriklere hadlerini bildirmek istiyorlardı.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz âdeta mücessem îmân halini almış bu bir avuç mücâhidin haline bakarak, Cenâb-ı Hakka şöyle içli niyâzda bulundu:
"Allah'ım! Onlar yaya ve yalın ayaklılar, Sen onlara binecek ver!
"Allah'ım! Onlar açtırlar, Sen onları doyur!
"Allah'ım! Onlar fakirdirler, Sen onları fazl ve kereminle zengin eyle!"486
Sonra da dilinden düşürmediği duâsını tekrarladı:
"Allah'ım! Bana yaptığın va'dini yerine getir!
"Allah'ım! Bu bir avuç mücâhidi helâk edersen, artık sana yeryüzünde ibâdet edecek kimse kalmaz!"
Hz. Ebû Bekir ile Oğlu
Manzara oldukça ibretli idi. Mus'ab bin Umeyr, Müslümanlar safında Muhacirlerin sancaktarı iken, kardeşi Ebû Aziz İbn-i Umeyr ise müşrik ordusunun birinci bayraktarı idi.
Daha garibi de vardı. Hz. Ebû Bekir oğlu Abdullah ile Müslümanlar safında bulunurken, diğer oğlu Abdurrahman ise Kureyş müşrikleri arasında idi. Cesâreti ve keskin ok atıcılığı ile meşhur olan Abdurrahman bir ara ortaya atılıp er dileyince, Hz. Ebû Bekir ayağa kalktı. Hz. Resûlullahtan oğluyla çarpışmak için müsaade istedi. Fakat, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, "Ey Ebû Bekir! Bilmez misin ki sen, benim görür gözüm ve işitir kulağım yerindesin" buyurarak izin vermedi ve yanından ayırmadı.
Hz. Resûlullahtan oğluyla kılıç kılıca döğüşmek için izin alamayan Ebû Bekir-i Sıddık (r.a.) hiddetli hiddetli oğluna, "Ey Abdurrahman! Bana olan münasebetin nerede kaldı" diye seslendi.
Abdurrahman ise, "Aramızda silahtan, uzun, yüğrük attan ve kılıçtan başka birşey kalmadı."487 diye cevap verdi.
Harp Başladı
Tarih; 17 Ramazan, Cuma günü, sabah saatleri. Artık iki ordu, olanca güç ve kuvvetleriyle birbirine saldırıya geçmişti.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, mücâhidleri Allah yolunda cihada teşvik eden konuşmalar yapıyor, şehid düşenlerin makamlarının Cennet olacağını müjdeliyordu. "Zafer bizimdir," diyerek de her zaman mücâhidlerin gayret ve ümitlerini hep aynı canlılıkta tutmaya ihtimam gösteriyordu. Zaman zaman da ordunun önüne geçip bilfiil cesaretini göstererek, mücâhidlerin de cesaretini arttırıyordu.
Hz. Ali der ki:
"Bedir günü harp şiddetlendiği zaman, Resûlullaha sığınmıştık. O gün, halkın en cesaretlisi, en kahramanı o idi. Müşriklerin saflarına ondan daha yakın kimse yoktu!"488
Hazreç kabilesinden Hâris bin Sürakâ adındaki genç, ordunun gerisinde su havuzunun başında bulunuyor ve vuruşmayı temaşa ediyordu. Düşman tarafından atılan bir ok, ön saftaki mücâhidlerin üzerinden geçerek ona isabet etti ve orada şehid oldu. İşte Ensardan ilk şehid düşen bu zâttır.
Harp safında bulunan mücâhidleri aşıp giden bir okun, geride Hâris'e isabet edip onu şehid etmesi hepsi için bir ibret dersi oldu. Harb bütün şiddetiyle devam ediyordu. Resûl-i Ekrem ise durmadan mücâhidleri harpte sebat etmeye çağırıyor ve şöyle diyordu:
"Muhammed'in varlığı kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki; Allah'ın rızasını umarak sabr ve sebât göstererek çarpışanları ve arkasına dönmeden ilerlerken öldürülenleri Allah, muhakkak Cennetine koyacaktır!"
Ensardan Umeyr bin Humâm Hazretleri, elinde hurmasını yerken Resûlullahın bu müjdesini işitti ve "Ne iyi! Ne iyi! Cennete girmek için şu heriflerin elinde ölmekten başka bir şey lâzım değilmiş" diye konuşarak elindeki hurmaları yere attı. Hemen kılıcını sıyırarak, şehâdetin fazilerine ve âhiret hayatının ehemmiyetine dâir, beyitler söyleyip düşmanın üzerine hücum etti. Gidiş o gidiş oldu. Bir daha geri dönmeyen Umeyr, bir çok müşriki öldürdükten sonra, kendisi de arzuladığı şehâdet mertebesine ulaştı.
Bir Mu'cize
Çarpışma bütün şiddetiyle devam ederken, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, yerden bir avuç ince kum alıp küffar ordusunun üzerine attı ve şöyle duâ etti:
"Yüzleri kara olsun! Allah'ım! Kalblerine korku sal! Ayaklarına titreme ver."489
"Yüzleri kara olsun" sözü bir kelâm iken, onlardan her birinin kulağına gitmesi gibi, o bir avuç kum dahi her bir müşrikin gözüne gitti. Hücumu terk edip gözleriyle meşgul olmaya başladılar.
Kur'ân-ı Azimüşşan bu mu'cizeyi şu âyetiyle ilân eder:
"Onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zamanda sen atmadın, ancak Allah attı..."490
Evet, Resûl-i Kibriyânın avucunda küçücük taşlar zikir ve tesbih ettiği gibi, aynı avucuna alıp attığı kum ve küçücük taşlar da düşmana el bombası hükmüne geçiyor ve onları dehşete düşürüyordu.
Peygamber Efendimiz, bir taraftan mücâhidler arasında dolaşıp cihada olan aşk ve şevklerini arttırıcı konuşmalar yapıyor, bir taraftan da Kıbleye yönelerek Yüce Mevlâsına yalvarıyordu:
"Allah'ım! Bana va'dettiğin yardımı lütfet."
Bu münacaâtı esnasında bir ara öylesine kendinden geçti ki, ridâsı mübârek omuzlarından kayıp düştüğü halde farkına varmadı. Yanından ayrılmayan Hz. Ebû Bekir, ridâsını yerden alıp mübârek omuzlarına koydu ve "Yâ Resûlallah! Rabbine ettiğin niyaz yetişir. Şüphesiz O, sana olan va'dini yerine getirecektir"491 dedi.
Bir müddet sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle buyurdu: "Müjde ey Ebû Bekir! Sana Allah'ın yardımı geldi. İşte şu Cebrâil'dir. Kum tepeleri üzerinde atının dizginini tutmuş, silâhlanmış, emir bekliyor!"
Kur'ân-ı Azimüşşan bu vak'ayı da şöyle hatırlatır:
"Muhakkak ki, siz Bedir'de zayıf durumda iken Allah size yardım etmişti de muzaffer olmuştunuz. Öyleyse Allah'tan korkun ki, Onun yardımına şükretmiş olasınız."
O zaman sen mü'minlere, 'Rabbinizin gökten indirdiği üç bin melekle yardıma gelmesi size yetmez mi?' diyordun."492
Rivâyet edilmiştir ki; o esnâda, benzeri görülmedik gayet şiddetli bir rüzgâr çıktı. Göz gözü görmez oldu. Sonra geçip gitti. Arkasından ikinci bir rüzgâr çıktı. O da geçip gitti. Daha sonra üçüncü bir rüzgâr daha çıktı ve o da geçip gitti.
Bu, Cebrâil (a.s.) emrindeki 3000 meleğin gelip Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yanında, sağında ve solunda yer alışının tezahürü idi.
Melekler; başlarına beyaz sarıklar sarmışlar, sarıkların uçlarını ise arkalarına salıvermişlerdi. Yalnız Cebrâil'in (a.s.) sarığı sarı idi. Meleklerin hepsi alaca renkte atlara binmişlerdi.
Parolaları "Yâ Mansur! Emit" olan mücahidler düşmanla kahramanca çarpışıyor, hücum ve hamleleriyle düşman saflarını yarıyorlardı.
Hususan Hz. Hamza ile Hz. Ali (r.a.) son derece kahramanca ve cesurca müşriklere hücum ediyorlar ve düşmanın hangi koluna hücum etseler yarıp geçiyorlardı. Hz. Hâmza, iki elinde iki kılıç önüne geleni bir hamlede yere seriyordu. Bu iki kahraman Sahabî müşrik ileri gelenlerinden bir çok kimseyi kılıçlarıyla öldürdüler.
Ebû Cehil'in Öldürülmesi
Müslümanların büyük düşmanı olan Ebû Cehil'i öldürmek bir iftihar vesilesi olacağından, mücahidlerden her biri onu bulup öldürmek istiyordu. Hattâ, Ebû Cehil zannıyla Hz. Hamza müşriklerin reislerinden Mahzumoğullarından Halid bin Velid'in biraderi olan Ebû Kays İbn-i Velid'i ve Hz. Ali yine Beni Mahzumdan Abdullah İbn-i Münzir'i öldürmüşlerdi.
Ebû Cehil, yetmiş yaşında pek gözlü, korkunç yüzlü, inatçı ve mütemerrid bir İslâm düşmanı idi. "Anam beni bugün için doğurmuş" diyerek cesaretini izhar ediyor ve askerini harbe sürüyordu.
Mahzumoğulları, müşriklerden bir çok kimsenin öldürüldüğünü görünce, Ebû Cehil'in etrafını deve sürüsü gibi sarmışlardı. Ne pahasına olursa olsun onu koruyacaklardı.
Harp bütün şiddetiyle devam ediyordu. Hz. Abdurrahman bin Avf, harp safında sağına soluna bakınca Ensâr gençlerinden iki delikanlıyı gördü.
Onlardan biri kendisine yaklaşarak, "Ey Amca! Sen Ebû Cehil'i tanır mısın?" diye sordu.
Abdurrahman bin Avf, "Evet tanırım. Ne yapacaksın onu?" deyince genç şöyle dedi:"Allah'a söz verdim. Ebû Cehil'i gördüğüm gibi üzerine yürüyüp, ya onu öldüreceğim, yahut bu uğurda şehid olacağım!"
Abdurrahman bin Avf Hazretleri gencin bu azim ve kahramanlığını hayretle takdir ederken, diğer genç de yanına yaklaşıp aynı şeyleri söyledi.
Abdurrahman bin Avf, önceleri kendi kendine "Harp safında iki çocuk arasında kaldım" derken, onların bu cesurca sözlerine hayret etti.
Bu iki genç, Afra Hatunun harbe iştirâk etmiş yedi oğlundan ikisi olan Muaz ve Muavviz idiler.
O sırada Abdurrahman bin Avf'ın (r.a.) gözü müşrikler arasında dolaşıp duran ve Mahzumoğulları yiğitleri tarafından korunan Ebû Cehil'e ilişti. Soran gençlere, "İşte aradığınız Ebû Cehil" dedi.
İki kahraman fedâi derhal kılıçlarını sıyırıp Ebû Cehil'in bulunduğu tarafa doğru yürüdüler.
Bu iki genç gibi bir çok mücahid de Ebû Cehil'i öldürme fırsatını kolluyordu. Gençlerin Ebû Cehil'e yetişmesinden önce, onu başından beri gözetleyip duran, Ensardan Muaz bin Amr bin Cemuh, o esnada bir fırsatını bulup Ebû Cehil'in ayağına bir kılıç darbesi indirdi. Ebû Cehil'in oğlu İkrime de kılıcı ile onun elini, kolunu yaraladı. Bu kahraman Sahabî der ki:
"Elim derisinde sallandı kaldı. Çarpışmanın şiddeti bana onu unutturdu. O gün kesilen elimi arkama atıp hep çarpışıp durdum. Bana fazla zahmet verince de, ayağımla üzerine bastım, sallanan kolumu koparıp attım."493
Muaz bin Amr bin Cemuh'un yaralanmasından sonra iki genç kardeş olan Muaz ile Muavviz de Ebû Cehil'in yanına vardılar. Üzerine hücum ederek, kılıç darbeleriyle yere serdiler. Öldü zannıyla bırakıp gittiler.
"Ebû Cehil Bu Ümmetin Firavun'udur"
O esnâda Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, "Acaba Ebû Cehil, ne yaptı? Ne oldu? Kim gidip bir bakar" buyurarak ölüler arasında onun araştırılmasını emretti.
Mücahidler aradılar. Fakat bulamadılar.
Peygamber Efendimiz, "Arayınız! Benim onun hakkında sözüm var. Eğer siz onun ölüsünü teşhis edemezseniz, dizindeki yara izine bakınız" buyurduktan sonra sözlerine şöyle devam etti:
"Bir gün onunla Abdullah bin Cud'â'nın ziyafetinde bulunuyorduk. Ben, ondan cüssece biraz büyükçe idim. Sıkılınca, onu ittim. İki dizi üzerine düştü. Dizinden birisi yaralandı ve bu yaralanmanın izi, dizinden kaybolmadı!"494
Bunun üzerine Abdullah ibni Mes'ud Hazretleri Ebû Cehil'i aramaya gitti. Onu son nefesinde, can çekişirken gördü. Kendisine, "Ebû Cehil sen misin?" dedi. Sonra da boynuna ayağıyla bastı ve "Ey Allah'ın düşmanı, nihâyet Allah seni, hor ve hakir etti, gördün mü?" dedi.
Can çekiştiği halde Ebû Cehil şöyle dedi:
"Ey koyun çobanı! Pek sarp yere çıkmışsın. Bir büyük kişinin, kavim ve kabilesi tarafından öldürülmesi hemen şimdi olan bir şey değildir! Sen bugün bana zafer ve galebenin hangi tarafta olduğunu haber ver."
İbni Mes'ud Hazretleri, "Nusret ve galebe, Allah ve Resûlü tarafındadır" diyerek son nefesinde onu ye'se düşürdü. Böyle her cihetten me'yus olan Ebû Cehil bir kere daha küfrünü kustu:
"Muhammed'e söyle ki, şimdiye kadar onun düşmanı idim. Şimdi düşmanlığım bir kat daha arttı!"
Bunun üzerine İbni Mes'ud Hazretleri, hemen başını kesti.
Böylece Ebû Cehil, son nefeste bile îmâna gelmedi, küfür ve dalalette ısrar edip Cehennemi boyladı.
İbni Mes'ud (r.a.), kesik başı alıp huzur-u Nebevîye getirdi.
"İşte Allah'ın düşmanı Ebû Cehil'in başı" dedi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Kuluna yardım eden, dinini üstün kılan Allah'a hamdolsun!" dedikten sonra, "Bu ümmetin firavunu işte budur" buyurdu.496
Ebû Cehil'in öldürülmesinden sonra, müşrik ordusunda Müslümanlara karşı koyacak pek kimse kalmadı. Bu arada, azılı müşrik Ümeyye bin Halef de Mekke'de merhametsizce işkenceye uğrattığı Bilâl-i Habeşî (r.a.) tarafından yere serilince, Kureyş ordusu fenâ halde bozuldu. Müşrik askerleri gerisin geri kaçmaya başladılar. Kaçanlar o anda kurtuldular. Ele geçirilenler ise esir alındılar.
Netice
Bir kaç saat bütün şiddetiyle devam eden kıyasıya mücadele neticesinde Peygamber Efendimizin kumandanlığını yaptığı İslâm ordusu, parlak bir muzafferiyet elde etmişti. Mücahidler 14 şehid vermişlerdi. Müşriklerden öldürdüklerinin sayısı ise 70 kadardı. Bir o kadarını da esir almışlardı. Öldürülenlerden 24 kişi müşriklerin ileri gelenlerindendi. Mücahidler, Peygamberimizin emri gereği, müşrik ileri gelenlerinin cesetlerini toptan bir çukura gömdüler.
Resûl-i Ekrem, şehid olan mücahidlerin cenaze namazını da Bedir'de kıldı.
Bu parlak zaferle şüphe ve tereddüt bulutları parçalandı. Müslümanların cesaretlerine bir kat daha cesaret katılmış oldu. Peygamber Efendimiz derhal iki haberci çıkararak bu şanlı zaferin bir an evvel Medine'ye duyurulmasını istedi. Habercilerden biri şehrin üst tarafında diğeri ise alt tarafında bu muhteşem müjdeyi Müslümanlara ulaştırdı.
Büyük bir hezimete uğrayan Kureyş ordusu, geride bir çok mal ve 70 esir bırakmıştı. Ganimet malları; 150 deve, 10 at, külliyetli miktarda kırmızı kadife, harp âlet ve edevâtı, sahtiyan, ev ve giyim eşyasından ibaretti.
Esirler arasında, Resûl-i Ekrem Efendimizin amcası Abbas, amcası oğullarından Ukayl bin Ebî Talib ve Nevfel bin Abdülmuttalib ile kerimeleri Hz. Zeyneb'in kocası Ebü'l-Âs ibni Rebi' de vardı. Yine Musab bin Umeyr'in kardeşi ve müşrik ordusunun baş bayraktarı olan Ebû Aziz ibni Umeyr de esirler arasında idi.
Esirlerin kaçmaması için ellerinin bağlanmasına Hz. Ömer me'mur edildi.
Abbas, hepsinin büyüğü olduğu için pek sıkı bağlanmıştı. Bu sebeple de gece inlemeye başladı. Bu iniltiyi duyan Efendimizin gözüne bir türlü uyku girmiyordu.
"Yâ Resûlallah! Ne diye uyumuyorsunuz? diye sorduklarında,
"Abbas'ın inlemesi yüzünden" diye cevap verdi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin rahatsız ve müteesir olmasını istemeyen Ashab-ı Güzinden bazıları gidip Abbas'ın bağını çözdüler.
İniltinin kesildiğini gören Efendimiz, "Abbas'ın iniltisini ne diye işitmiyorum?" diye sordu.
Sahabîler, "Onun bağını çözdük" dediler.
Bunun üzerine Efendimiz, "Bütün esirlerin bağını çözünüz" buyurduktan sonra uyudu.
Ganimetlerin Dağıtılması
Muharebenin bitmesinden üç gün sonra Bedir'den ayrılan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Medine'ye doğru gelirken Safrâ Boğazını geçtikten sonra, Seyer denilen kum tepesindeki bir ağacın altına indi. Orada ganimet mallarını eşit bir şekilde Müslümanlar arasında taksim etti.
Peygamber Efendimiz, ganimet malları arasından Ebû Cehil'in devesini Safiy (kumandanlık hakkı) olarak aldı.
Süvarilere ikişer hisse, piyadelere birer hisse verdi. İzinli olup veya vazifeli bulunup Medine'de kalan sekiz kişi ile Bedir'de şehid düşenlere de hisse ayrıldı.
Münebbih bin Haccâc'ın kılıcı Zülfikar da Peygamber Efendimizin hissesine düştü. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Zülfikarı bilâhere Hz. Ali'ye hediye etmiştir.497
Esirler hakkında ne türlü muâmele yapılacağına dâir henüz ilâhî vahiy gelmemişti. Bu sebeple onlar hakkında re'y ile karar vermek gerekiyordu.
Re'y ile, yâni görüş beyân etmek Sûretiyle karara bağlanacak meselelerde ise Âshabıyla meşveret etmesi Resûl-i Ekrem Efendimizin mübârek âdetlerindendi. Meşveret meclisinde herkes fikrini serbest ve açıkça beyân ederdi.
Esirler hakkında ne yapmak gerektiğine dair Peygamber Efendimiz Sahabelerle istişârede bulundu.
Hz. Ebû Bekir, "Yâ Resûlallah!" dedi. "Bunlar bizim akrabalarımızdırlar. Benim reyim, onlardan kurtuluş fidyesi alarak affedip serbest bırakmandır. Onlardan alacağınız kurtuluş fidyeleri kâfirlere karşı bizim için bir kuvvet olur. Allah'ın onları hidâyete erdirip, bize yardımcı yapmaları da umulur."
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ömer'e, "Ey Hattab'ın oğlu! Senin fikrin nedir?" diye sordu.
Hz. Ömer, "Yâ Resûlallah! Onlar, seni yalanladılar. Seni, memleketinden çıkardılar. Hepsinin boynunu vurdur" cevabını vererek görüşünü açıkladı.
Peygamber Efendimizin şefkat ve merhameti bu şekil bir muâmeleye rıza göstermediğinden sualini tekrarladı. Ancak, Hz. Ömer aynı fikrinde ısrar etti:
"Onlar müşriklerin reislerindendir. Hepsinin boynunu vurmalı" dedi.
Peygamber Efendimiz, hiçbirine cevap vermeden sustu. Sonra da kalkıp çadırına girdi. Bir müddet orada durdu.
Sahabîlerin bir kısmı Hz. Ebû Bekir'in görüşüne, diğer bir kısmı ise Hz. Ömer'in fikrine iştirâk ediyordu.
Bir müddet sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz çadırından çıktı ve Hz. Ebû Bekir'e hitaben, "Ey Ebû Bekir," dedi, "senin hâlin, Hz. İbrâhim'in hâline benzer. O, Allah'a, 'Kim, bana uyarsa, işte o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, şüphe yok ki, Sen istediğin kimseyi mağfiret edersin. Zirâ, Sen Gafûr ve Rahîmsin' demişti."Ey Ebû Bekir senin hâlin, Hz. İsâ'nın haline de benzer. Hz. İsâ, Allah'a, 'Eğer, onları gazaba uğratırsan, onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen, şüphe yok ki, kudretiyle her şeye üstün gelen, hikmetiyle her yaptığını yerli yerinde yapan Sensin' demişti."
Sonra Hz. Ömer'e dönerek, "Ey Ömer," dedi, "senin hâlin de, Hz. Nûh'un haline benzer. O, Allah'a; 'Ey Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden yurt tutan hiçbir kimse bırakma' demişti.
"Senin hâlin ey Ömer, Hz. Musâ'nın hâline de benzer. O, Allah'a, 'Sen, onların mallarını mahvet! Rabbimiz yüreklerini şiddetle sık ki, onlar inletici azabı görünceye kadar îmân etmeyecekledir' demişti."
Bu konuşmalardan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Ebû Bekir'in görüşünü kabul etti. Esirlerden dörder bin dirhem bedel alınarak salıverilmelerini emretti. Bu arada durumlarına göre, bedel olarak 3000, 2000 ve 1000 dirhem kendilerinden alınması kararlaştırılanlar da oldu. En mühimi de şu idi: Kurtuluş fidyesi vermeye gücü yetmeyip de okuma yazma bilen esirler, Ensardan onar çocuğa yazı öğretmek şartıyla serbest bırakılacakları Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, tarafından kararlaştırıldı.498 Zeyd bin Sabit Hazretleri, bu suretle okuma yazma öğrenen çocuklar arasında idi.
Bu sayede Medine'de de okuma yazma bilenlerin sayısı çoğaldı.
İnen Âyetler
Esirler hakkında bu kararın alınması üzerine şu âyet-i kerimeler nazil oldu:
"Hiçbir peygambere, yeryüzünde iyice kuvvetlenmedikçe esir alıp fidye karşılığında onları serbest bırakarak düşmanın kuvvetlenmesine sebep olmak uygun düşmez. Siz dünyanın geçici menfaatini istiyorsunuz; Allah ise size âhiret sevabını nasip etmek ister. Allah'ın kudreti herşeye galiptir ve Onun her işi hikmet iledir.
"Eğer Allah sizi bağışlayacağını Levh-i Mahfuzda yazmış olmasaydı, aldığınız fidye yüzünden size büyük bir azap dokunurdu.
"Artık ganimet olarak aldıklarınızı helâl ve temiz olarak yiyin. Allah'tan korkun. Muhakkak ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir."499
Hz. Ömer, konu ile ilgili bir hatırayı şöyle anlatır:"Sabahleyin Resûlullahın huzuruna geldiğim zaman, onu ve Hz. Ebû Bekir'i oturmuş ağlıyor gördüm.
'Yâ Resûlallah, sen ve arkadaşın niçin ağlıyorsunuz? Sizi ağlatan şeyi bana söyler misiniz? Eğer ağlanacak bir durum varsa ben de ağlayayım. Ağlanacak bir durum yoksa, ikinizin ağlamasına yine katılırım' dedim.
"Resûlullah, 'Senin arkadaşlarının esirlerden aldıkları kurtuluş fidyelerinden dolayı vay benim başıma gelene! Uğrayacağınız azabın şu yakınınızdaki ağaçtan daha yakın olduğu bana gösterildi' buyurdu"500
Peygamberimiz mücahidlerle, esirlerden bir gün önce Medine'ye geldi.
Bir gün sonra Medine'ye gelen esirleri Ashabı arasında dağıttı ve şöyle buyurdu:
"Siz esirler hakkında birbirinize iyilik ve hayır tavsiye ediniz." Esirler arasında bulunan Musab bin Umeyr'in (r.a.) kardeşi Ebû Aziz der ki:
"Esirler, Bedir'den Medine'ye getirildikleri zaman, ben de Ensardan bir âilenin yanına düşmüştüm. Resûlullah, biz esirler hakkında Müslümanlara tavsiyelerde bulunmuştu. Bu sebeple de onlar, sabah ve akşam yemeklerinde ekmeği bana verirler, hurmayı kendileri yerlerdi. Onlardan birinin eline bir ekmek parçası geçse, onu bana verirdi. Ben de utandığımdan o ekmek parçasını veren kimseye iâde ederdim. Fakat, o yine ekmeğe dokunmadan tekrar bana verirdi."501
Esirler arasında bulunan Peygamberimizin amcası Abbas oldukça zengin bir zattı.
Resûl-i Ekrem, "Ey Abbas! Kendin, kardeşinin oğlu Âkil bin Ebî Talib ile Nevfel bin Hâris için kurtuluş fidyeni öde! Çünkü sen, servet sahibisin" dedi.
Hz. Abbas, müşriklerle Bedir'e çıkıp gelirken beraberinde asker için sarfetmek üzere 800 dirhem altın alıp getirmişti. Harp esnasında bu da elinden alınmış ve ganimet malları arasına katılmıştı.
Bunun için Peygamber Efendimize, "Bari harp esnasında elimden alınan o altınları kurtuluş fidyesi say" diye teklif etti.
Peygamberimiz, "Hayır, o bizim aleyhimizde sarfetmek için taşıdığın ve Allah'ın sonunda bize nasib ettiği bir maldır. Onu sana geri veremeyiz" buyurdu.
Hz. Abbas, "Benim ondan başka param yok! Yâ Muhammed, beni avuç açırıp da dilendirecek misin?" dedi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, "Ey Abbas, ya o altınlar nerede kaldı?" diye sordu.
Abbas, "Hangi altınlar?" dedi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ferman etti:
"Hani sen, Mekke'den çıkacağın gün, hanımın Ümmü Fadl'a teslim ettiğin altınlar! onları teslim ederken, yanınızda ikinizden başka da kimse yoktu. Sen Ümmü Fadl'a 'Bu seferde başıma ne geleceğini bilmiyorum. Şayet herhangi bir felâkete uğrayıp da dönemezsem, şu kadarı senin içindir! Şu kadarı Fadl içindir! Şu kadarı Abdullah içindir! Şu kadarı Ubeydullah içindir! Şu kadarı da Kusem içindir' demiştin. İşte o altınlar!"
Abbas, hayretle, "Bunu sana kim haber verdi?" diye sordu.
Peygamber Efendimiz, "Allah haber verdi" buyurdu.
Bunun üzerine Abbas, şehâdet getirerek kemâl-i îmânı kazanıp Müslüman oldu. Kurtuluş fidyesini ödedikten sonra da Mekke'ye döndü.
Hz. Abbas, Mekke'ye dönünce Müslümanlığını izhar etmeyip hep gizli tuttu. Mekke'de bulunduğu zaman zarfında müşriklerin tutum ve davranışlarını Peygamber Efendimize yazar ve Mekke'deki Müslümanlara yardım ederdi.502
Bedir esirleri arasında Peygamber Efendimizin damadı Hz. Zeyneb'in kocası Ebû Âs bin Rebi' de vardı.
Hz. Zeyneb (r.a.) kocası Ebû Âs'ın kurtuluş fidyesi olmak üzere boynundaki gerdanlığı çıkarıp Medine'ye gönderdi. Bu gerdanlığı Hz. Zeyneb'e evlendiği sırada annesi Hz. Hatice hediye etmişti.
Resûl-i Kibriyânın bu güzide kerimesinin gerdanlığını kurtuluş fidyesi olarak göndermesi Ashab-ı Kirama fazlasıyla tesir etti.
Peygamber Efendimiz de onu görünce son derece rikkate geldi ve "Eğer münasip görürseniz, Zeyneb'in esirini salıveriniz, bedelini de geri çeviriniz" buyurdu.
Bunun üzerine Sahabîler Ebû'l-Âs'ı serbest bırakıp gerdanlığı da geri çevirerek Resûl-i Kibriya Efendimizin mübârek kalbini memnun ettiler.503
Bedir Zaferi, gerek Medine içinde ve gerekse dışında müsbet-menfi akisler uyandırdı. Her şeyden önce Medine içindeki Yahudî ve putperestlerin gözleri yıldı. Hattâ Yahudilerden bazıları, "Evsafını kitaplarımızda okuduğumuz zât budur. Artık ona karşı durulmaz. Galip olacak hep odur" diyerek îmâna geldiler... Bir kısmı ise, korkularından îmân etmiş gibi göründüler. Ama fitne ve fesad çıkarmaktan yine de vazgeçmediler.
Habeş Necaşisi de Peygamberimizin bu muzafferiyetini haber alanlar arasındaydı. O da ülkesinde bulunan muhacir Müslümanlara, "Allah, Resûlüne Bedir'de yardım etmiştir. Bundan dolayı hamdederim" diyerek memnuniyet ve sevincini izhar etti.
Medine'de Müslümanlar arasında bayram havası yaşanırken, Mekke'de müşrikler ise tam bir matem havasına bürünmüşlerdi...Bedir galibiyeti ile, civardaki kabilelere de göz dağı verilmiş oldu.
Ebû Leheb'in Ölümü
Ebû Leheb, Bedir'e katılmamış ve yerine Âsî bin Hişâm'ı göndererek Mekke'de kalmıştı.
Kureyş ordusu, İslâm ordusu karşısında büyük bir hezimete uğrayıp Mekke'ye dönünce, Ebû Leheb, Ebû Süfyan bin Hâris'i yanına çağırarak, "Ey kardeşimin oğlu, halkın işi nasıl oldu, bana anlat" dedi.
Ebû Süfyan bin Hâris, "Vallahi" dedi, "biz o cemaâtle karşılaşınca, bozguna uğradık. Onlar da kimimizi öldürdüler, kimimizi de esir ettiler. Fakat, ben halkı kınamam ve ayıplamam. Zira kır atlara binmiş, ak benizli bir alay süvarî ile karşılaştık ki, onlara karşı koymak mümkün değildi!"
O sırada Hz. Abbas'ın zevcesi Ümmü Fadl ile kölesi Ebû Rafi' de orada bulunuyorlardı. Ebû Refi', "Vallahi, o gördüğün süvâriler, melekler idi" deyince Ebû Leheb hiddetlenip yüzüne şiddetli bir tokat indirdi. Sonra da üzerine çöküp dövmeye başladı.
Ümmü Fadl, gayrete geldi, "Biçâre köleyi, efendisi burada yok diye dövüyorsun" diyerek bir çadır direği ile Ebû Leheb'in başını yardı.
Ebû Leheb, zelil ve perişan bir halde kalkıp gitti.
Hemen sonra da Bedir mağlubiyetinin gam ve kederinden ağır hasta oldu. Bir hafta sonra da Resûlullah ve Müslümanlara yaptığı şiddetli düşmanlığın hesabını vermek üzere ölüp gitti.
Oğulları ölüsünü, iki veya üç gün beklettiler. Evinde cesedi kokmaya başladı. Hastalığının bulaşmasından korktukları için kimse yanına yaklaşmak istemiyordu.
Kureyşlilerden biri bir gün oğullarına, yazıklar olsun size, babanız evinde koktuğu halde, onun yanına uğramaktan utanıyor musunuz?" diye sordu.
Onlar, "Biz, onun hastalığından korkuyoruz" deyince adam, "Haydi gelin ben size yardım edeyim" dedi birlikte gittiler. Fakat yanına yaklaşılacak gibi değildi.
Onu ne yıkadılar ve ne de el sürdüler. Uzaktan üzerine su serptiler. Sonra sürükleyerek götürüp Mekke'nin yukarı taraflarında bir yere gömdüler. Üzerini taşla kapattılar.504
462. Sîre, 2/257; Tabakât, 2/11
463. Tabakât, 3/482
464. Tabakât, 8/457; Müsned, 6/405
465. Tabakât, 2/12; Sîre, 2/263
466. Sîre, 2/264
*Bedir, Medine'den yüz yirmi fersah, (takriben 145 km) uzaklıkta Medine'nin Güney-Batı yönüne düşen bir ovanın adıdır. Etrafı yüksek dağlarla çevrilidir. Câhiliye Devrinde burası bir panayır yeri olarak kullanılıyordu. Akar suyu ve muz, üzüm gibi meyveleri bol olan bir yerdi
467. Tabakât, 3/149-150
468. Tabakât, 2/21
469. A.g.e., 2/21
470. Sîre, 2/270
471. Megâzi, s.30
472. Sîre, 2/266
473. A.g.e., 2/267; Tabakât, 2/14
474. Enfâl Sûresi, 5-6
475. Sîre, 2/267
476. A.g.e., 2/268; Megâzi, s.37-38
477. Müslim, 5/170
478. Sîre, 2/272; Tabakât, 3/567-568
479. Tabakât, 2/15
480. A.g.e., 2/14
481. A.g.e., 2/15; Sîre, 2/272, İsâbe, 2/235
482. Taberî, 2/269
483. Sîre, 2/277; Tabakât, 2/17
484. Tabakât, 2/17
485. İstiâb, 3/1021
486. Tabakât, 2/20
487. Sîre, 2/291
488. Tabakât, 2/23
489. Sîre, 2/280
490. Enfâl Sûresi, 17
491. Tabakât, 3/601-602; Müslim, 5/156-157
492. Âl-i İmrân Sûresi, 123-124
493. Sîre, 2/287-288; Taberî, 2/284
494. Sîre, 2/288; Taberî, 2/284
495. Zehebî, 1/346
496. Tabakât, 4/13; Taberî, 2/288
497. Tabakât, 1/286
498. Tabakât, 2/22; Müsned, 1/246
499. Enfâl Sûresi, 67-69
500. Müslim, 5/157
501. Sîre, 2/300
502. Tabakât, 413-15; Mektûbat, s.112
503. Sîre, 2/308
504. Tabakât, 4/74; Taberî, 2/288
Yorum (yok) Yorum yaz!
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)'in Hayatı
22/6/2007 ·
İLK İSLÂM DEVLETİ
Peygamber Efendimiz, on üç senelik Mekke devrinde mesâisini tamamıyla îmân esaslarını anlatmaya hasretmişti. Bu îmânî hizmet sayesinde bir çok kimse İslâmın saâdetli sinesine koşmuştu. İmanlı insanların sayısı çoğalmış ve Müslümanlar gözle görülür bir kuvvet haline gelmişlerdi. Ancak buna rağmen bu devrede İslâm düşmanlarına karşı her türlü maddî mukabele yasaktı. Müslümanların tek silahı vardı, o da sabırdı.
Fakat, Hicret ile yeni bir muhite gelinmişti. Şartlar tamamıyla değişmişti. Müslümanlar îmânlarının gereği olan herşeyi serbestçe yapabiliyorlardı.
Hz. Resûlullahın Medine'ye gelir gelmez gerçekleştirdiği en mühim iş, daha önce bahsedildiği gibi, Muhacirlerle Ensarı kardeş yapmış olmasıydı. Efendimiz bununla Müslümanlar arasında kuvvetli bir ittifak kurmuş oluyordu. İslâmın ırk, dil, sınıf ve coğrafi ayrılıkları tanımayan kardeşlik müessesesi böylece tarihte ilk defa gerçekleşiyordu.
Ancak bununla herşeyin bitmediği muhakkaktı. Medine'de yalnız Müslümanlar yaşamıyorlardı. Bu yeni muhitte Musevîler, müşrik Araplar ve bazı Hıristiyanlar da vardı ve haliyle mütecânis olmayan bir manzara arzediyorlardı. Buna bir de Arap kabileleri arasındaki tükenmek bilmeyen rekabet ve çatışmalar ile Yahudîlerle Araplar arasındaki anlaşmazlıkları katarsak, bu yeni muhitin ne büyük bir karışıklık içinde olduğunu kolayca anlayabiliriz.
Meselenin asla küçümsenmeyecek bir başka tarafı daha vardı: Mekkeli müşriklerin her an Medine üzerine yürüyebilecekleri hususu. Aralarında devam eden soğuk harb her an sıcak harbe dönüşebilirdi.
İşte Peygamber Efendimizin önünde böylesine mühim meseleler duruyor ve bunlar hal çaresi bekliyordu.
Bu yeni muhitte, Müslüman olmayan unsurlarla anlaşmak, cemiyete bir teşkilatlanma ruhu ve havası getirmek icab ediyordu. Adlî, askerî, siyasî bir takım esasların tesbiti lüzumu vardı.
Henüz hicretin l. yılı bitmiş değildi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bütün Medine ahalisinin temsilcilerini Enes bin Mâlik Hazretlerinin evinde bir araya topladı. Maksat, bazı içtimâi prensiplerin düzenlenmesi idi. Yapılan konuşmalar neticesinde bu prensipler düzenlendi ve derhal yürürlüğe kondu. Mühim maddeler yazıldı ve taraflarca imzalandı.
Bu maddeler Hz. Resûlullahın başkanlığında teşekkül eden İlk İslâm Devletinin anayasasıydı. Hatta bu vesika, sadece ilk İslâm devletinin anayasası olmakla da kalmamakta, aynı zamanda bütün dünyada yazılı ilk anayasalardan birini teşkil etmekteydi.
Bu anayasa ile Medine halkı artık diğer insanlardan ayrı bir millet teşkil etmiş oluyorlardı.
Şehir Devletinin Anayasası
52 maddeden ibâret olan İslâm şehir devletinin ilk yazılı anayasasının 1. ve 2. maddelerinde şöyle deniliyordu:
"1. Bu yazı, Resûlullah Muhammed (a.s.m.) tarafından Kureyşli ve Yesribli mü'minler ve Müslümanlar ve bunlara tâbi olanlarla yine onlara sonradan katılmış olanlar ve onlarla birlikte cihad edenler için tanzim edilmiştir.
2. İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir topluluk teşkil ederler."438
Bu anayasaya göre Medine halkı, inanç farkı gözetmeksizin diğer milletlerden ayrı bir "millet" teşkil etmekte ve ayrı bir topluluk hüviyetini taşımaktaydı.
Hz. Resûlullah, Ayrıca Medine etrafında bulunan kabilelerle, özellikle Mekkelilerin Şam ticâret yolu üzerinde ikamet etmekte olan kabilelerle derhal dostluk tesis etme yoluna gitti ve onlarla anlaşmalar imzaladı.
Yine Müslümanlar, şehrin yerli halkı Yahudiler ve diğerleri ile münasebet halinde bulunmak mecburiyetinde idiler. Bu sebeple, kurulan devletin anayasasında onlara da haklar tanındı. Buna göre, onlar da Müslümanlar gibi yeni devletin vatandaşları sayılıyorlardı:
"Muhammed'in (a.s.m.) büyük basiret ve siyasî inceliği Yahudilere bahşettiği fermanda görülür. Bu fermanda diğer hususlar arasında onların da bizzat Müslümanlar gibi yeni devletin vatandaşları olduğu, Yesrib'teki iki kabilenin bir tek millet teşkil ettiği, suçların dinlerin ahkâmına göre cezalandırılacağı, ihtiyaç hasıl olduğu zaman her iki tarafın (Müslüman ve Yahudîlerin) yeni devleti müdafaâya çağırılacağı, gelecekte zuhûr edecek anlaşmazlıklar hakkında Resûlullah tarafından karar verileceği yazılıydı."439
Ayrıca bu anayasa metninde harple ilgili madde de ilgi çekicidir. Vuku bulacak herhangi bir harpte, harp masraflarını kendileri karşılamak şartıyla Yahudiler, Medine şehir devletinin müdafaâsına katılacaklardı.
Anayasanın 16. maddesine göre "tabi olmaları" şartı ile Müslümanların yardım ve müzaheretlerine hak kazanacakları tesbit ediliyordu. Aynı zamanda dışarıdan gelecek herhangi bir hücum karşısında da beraberce şehri müdafaâ edecekler, bu hususta birbirinin yardımına koşacaklardır. Bu hücum ister Müslümanlara, ister Yahudilere olmuş olsun, fark etmeyecektir.
Bu maddeler ışığında, Müslümanların ehl-i kitaptan olan Yahudilerle ittifakını görmekteyiz. Burada ehl-i kitab olan Yahudi ve Hıristiyanlara tamamen bir din ve inanç hürriyeti tanınmıştır. Böylelikle ehl-i kitab arasında kitapsız olan müşriklere karşı hiç olmazsa asgarî müşterekte birleşme esası getirilmiştir ve bunun için de Müslümanlarla birlikte Yahudiler ilk anayasada zikredilerek bunların birlikte "tek camiâ" teşkil ettiklerinden söz edilmiştir.
Peygamber Efendimiz, Medine'de te'sis ettiği devleti düşmanlardan korumak için buranın yerlileri olan gayr-ı müslim ehl-i kitapla siyasî ittifak ve andlaşmalar yaptığı gibi, inanç yönünden de bir ittifakın sağlanmasını temine çalışmıştır. Onları aralarında ortak bir kelime olan "tevhid" inancı üzere birleştirmek ve şirk ehline karşı inananlar paktını kurmak istemiştir. Nitekim bu gayeyi Medine içindeki ehl-i kitab için güttüğü gibi, ehl-i kitab olan dış devletler için de takib etmeye çalışmıştır. Bizans İmparatoru Heraklius'a ve diğer Hıristiyan prenslerine gönderdikleri davet mektubunda şu âyet-i kerime ile onlara hitab etmiştir:
"De ki: 'Ey kitap ehli olan Hıristiyanlar ve Yahudiler! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin! Allah'tan başkasına ibâdet etmeyelim, Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah'ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim!' Eğer onlar yüz çevirirlerse, siz deyin ki: 'Şâhid olun, biz Müslümanlarız."440
Bizzat Resûl-i Ekrem tarafından yazılı anayasa ile himâye ve yardıma mazhar olan kitap ehli ne yazık ki, andlaşmanın şartlarını bizzat kendileri bozmuş ve lehlerindeki şartların ortadan kalkmasına böylece yol açmışlardır. Anlaşmada şehir devleti içinde bulunanların birbirlerinin aleyhinde bulunmayacakları şartı, birbirlerinin düşmanlarıyla anlaşmaya varmayacakları maddesi yazılı iken, onlar (Yahudiler) Medine'nin müşriklerin taarruzlarına hedef olduğu çok nazik bir sırada baş kaldırdılar, daha yeni yeni teşekkül eden ve yeni yeni yerine oturan bir devletin aleyhinde tertipler düzenlemeye başladılar. Tabii ki, bu doğrudan doğruya onları Müslümanların himâyesinden mahrum bırakıyordu.
Görüldüğü gibi bu anayasa, kurulan yeni bir devletin bir çok müessesesi hususunda hükümler taşımakta, her meselede istikametli çizgiler çizmekteydi:
"Bu anayasa ile İslâm, hayatının yeni bir safhasına başladı. Madde ve cismaniyat ile mâneviyatın karışması, ona kendine has bir çizgi getirdi. Mâneviyatı, hatta ahlâkı tanımayan bir siyaset bizi maddeciliğe ve vahşi hayvanların hayatlarından daha aşağı bir hayata götürür. Yaşadığımız dünyanın hâdiselerinden ayrı bir maneviyat ise bizi melek mertebesinin üzerine çıkarabilir. Fakat, bu ancak son derece mahdud bir zümre için mümkündür. İnsanların büyük ekseriyeti, böyle bir ideolojiyi tatbik edenlerin çemberinin dışında kalır. Hz. Muhammed (a.s.m.) bilhassa vasat adamı düşündü ve ona insan hayatının iki tarafını nasıl dengeye getireceğini, madde ve mânâyı aynı zamanda içine alan bir terkip yapmayı öğretti. Bu dinî doktrin herkese en az derecede lâzım olan bazı esas noktalan seçer, fakat kendilerini mânevî hayata daha fazla verebilme tercihini fertlere bırakır.
"Bu durumda Hz. Peygamberin Sahabeleri müstakil bir devletin idare edici cemaâtı; Hz. Peygamber ise her sahada onun reisi oldu."441
438. Sîre, 2/147; Diğer maddeler için bkz: A.g.e., 2/147-150
439. Prof. Harun Han Şirvânî, İslâmda Siyasî Düşünce ve İdare, Terc.; s.18
440. Âl-i İmrân Sûresi, 64
441. Prof. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, 1/148
__________________
MÜŞRİKLERE MUKABELEYE İZİN VERİLMESİ
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke'de harb ve cihâda izinli değildi. Allah'tan aldığı emirler gereği bütün mesâisini îmân esaslarını kalb, ruh ve akıllarda tesbite hasretmişti. Va'z ve nasihatla, ikaz ve irşadla burada hizmetine devam ediyordu. Bu devrede her türlü mezâlime karşı sabır ve sükûnetle harekete me'mur bulunuyorlardı. Mekke'de, ilk zamanlarda nazil olan âyetlerde bu husus açıkça görülür.
Zaten, İslâm hukukuna göre, insanlar arasında asıl olan sulh ve barış dairesinde münasebettir. Harp ve cihada ancak zaruret hasıl olduğu zamanlarda müracaât olunur.442 Cenâb-ı Hakkın, bir ana ve babadan yarattığı insanlar arasında bundan başka da bir hak olamaz. İnsanların şubelere, kabilelere ayrılması ise neslin tanınması ve temiz kalması gibi kendilerine mahsus ortak menfaâtlere binâendir.443
Peygamberimiz ve Müslümanlara, onca mezalim ve işkencelere rağmen Mekke'de harp ve cihada izin verilmediği ve sabır ve teenni tavsiye edildiği gibi, Medine'ye hicret vuku bulduktan sonra da hemen müsaade olunmadı.
Gerçi, İslâm Medine'de günden güne kuvvet kazanıyor ve sür'atle inkişaf kaydediyor, Kur'an güneşi bütün haşmetiyle ruhları sarmaya başlıyordu. Ama yine de Resûl-i Ekrem Efendimizin ve Müslümanların vaziyeti tam bir emniyet içinde değildi. Medineli Müslümanlar, Efendimizi coşkun bir bayram havası içinde karşılamışlardı, ama münafıklarla Yahudiler gönüllerinde müthiş bir kin ve düşmanlık besliyorlardı. Her ne kadar Yahudîler Peygamber Efendimizle bir anlaşma imzalamışlarsa da, bütün hal ve hareketleri bu anlaşmayı tekzib ediyordu.
Münafıklar daha da tehlikeli bir durum arzediyorlardı. Peygamber Efendimizin hicretinden önceye rastlayan günlerde, Hazreç Kabilesinin reisi bulunan Abdullah bin Übeyy bin Selûl için süslü bir taç hazırlanmıştı. Bir devlet reisi ihtişamıyla onu giymek üzere iken Hicret vuku bulmuştu. Bunun neticesinde kavmi olan Hazreçliler tamamen Müslüman olmuşlardı. Haliyle bu gibi şeyler unutulmuştu.
Abdullah bin Übeyy kavmine uyarak zahiren Müslüman olmuştu. Ama reislikten mahrum kalmak acısı ile yan çizmiş ve bir münafıklar hizbi kurmuştu. Gizli gizli nifak ve fesada başlamıştı. Hatta Peygamberimizin tebliğâtına, va'z ve nasihatlarına müdahele etme cür'etini gösterecek kadar zaman zaman ileri gidiyordu. Bu münafıklar zümresinin Müslümanlar arasına fitne ve fesad sokmak için meydana getirdikleri hâdiselerden yeri geldikçe bahsedilecektir.
Ayrıca Mekke müşrikleri, Medine münafıkları ve Yahudilerini, hatta Medine etrafındaki kabileleri devamlı surette tahrike çalışıyorlardı ve Mekke'de söndüremedikleri nuru, akıllarınca Medine'de söndürmek için harekete hazırlanıyorlardı.
Haricî ve dahilî bu kadar düşmana karşı sabır ve tahammül ile sulh dairesinde davranmanın imkânı kalmamıştı. Müslümanlardan çoğu Kureyşlilere karşı çıkmak, onlarla hesaplaşmak istiyorlardı. Ensarın ileri gelenlerinden biri olan Sa'd bin Muâz Hazretleri bu arzusunu şöyle izhar ediyordu:
"Allah'ım! Bilirsin ki, senin uğrunda şu Kureyş kavmiyle mücâhede etmekten daha sevimli bir şey yoktur. O Kureyş ki, Resûlünün peygamberliğini yalanladılar. Sonunda da memleketinden çıkmaya mecbur bıraktılar. Allah'ım! Öyle tahmin ediyorum ki, bizimle onlar arasındaki harbe müsaade edeceksin!"444
Görüldüğü gibi Medine'de Müslümanlar tam bir emniyet içinde değillerdi.
İşte bu sırada Peygamber Efendimize mukabele ve müdafaâ suretiyle savaşa izin verildi. Konu ile ilgili nazil olan âyette şöyle buyuruldu:
"Kendilerine savaş açılan mü'minlere, zulme uğramaları sebebiyle cihad izni verildi. Şüphesiz ki, Allah onlara yardım etmeye hakkıyla kâdirdir."Onlar, 'Rabbimiz Allah'tır' demiş olmalarından başka hiçbir sebep olmaksızın, haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır..."445
Âyet-i Kerimenin ifadesinden anlaşıldığı gibi burada cihad izni kayıtlıdır ve sadece "tecavüze maruz kaldıklarından ve zulme uğradıklarından" dolayı verilmiştir. Yani, Müslümanlar herhangi bir tecavüzde bulunmayacaklar; şayet zulme ma'ruz kalırlar veya üzerlerine yürüyen olursa, kendilerini müdafaa için savaşacaklardır. Bu âyet ile, aynı zamanda İslâm muharebelerinin tecavüz değil, müdafaa esasına dayandığı da ortaya çıkmaktadır.
Bu âyetler, Müslümanlara, saldıran düşmana karşı kendilerini koruma ve müdafaâ etme meşru hakkını tanıyordu. Müslümanların siyasî durumu ve maddi gücü düzeldiği ve ilk şartların kaybolduğu nisbette, nazil olacak âyetlerle bilâhere cihad Müslümanlar üzerine farz kılınacaktır.446
442. Tecrid Tercemesi, 10/130
443. Hucûrat Sûresi, 13
444. Tecrid Tercemesi, 10/134
445. Hac Sûresi, 39-40
446. Bkz.: Bakara Sûresi, 190-191; Tahrim Sûresi, 9; Tevbe Sûresi, 5-29; Enfâl Sûresi, 39
__________________
HER TARAFA SERİYYELER GÖNDERİLMESİ
Mekkeli müşrikler herşeye rağmen, Peygamberimiz ve Müslümanların peşini bırakmış değillerdi. Medine'deki Yahudî ve münafıklarla el altından gizli gizli işbirliklerini sürdürerek İslâm nûrunu söndürmeye, Resûl-i Kibriyanın vücudunu ortadan kaldırmaya matuf faaliyetlerine aralıksız devam ediyorlardı.
Medine'yi teşkilatlandıran Resûl-i Ekrem Efendimiz bunlara karşı tedbirler almaya başladı. Düşman her türlü hile ve desiseye başvururken elbette tedbirsiz kalınamazdı.
Peygamber Efendimiz, herşeyden önce iktisadî harp usûlünü tatbik etmek istiyordu. Bu maksadla da Kureyşin Suriye'ye giden ticâret yolunu kontrol altında tutmayı uygun buldu.
Düşündükleri bir diğer tedbir de, civarda yaşayan kabilelerle sulh anlaşmaları yapmaktı. Böylece onları Mekkeli müşriklerin sinsî emellerine âlet olmaktan kurtarmış ve Kureyşi tek başına bırakmış olurdu.
Bu maksat ve gayelerle henüz Hicretin ilk yılında etrafa seriyyeleri göndermeye başladı. Bu seriyyeler herhangi bir yere hücum etmek ve kan akıtmak maksadıyla yola çıkarılmıyordu. Nitekim görüleceği gibi ilk seriyyeler, biri istisna edilirse bir damla kan dökmemişler ve hiç bir kabileyi yağmalamamışlardır.
Yola çıkarılan bu seriyyelerin belli başlı vasfı Kureyşli müşrikleri iktisadî baskı altında tutmak, onlara bu yolda bir nevi ihtarda bulunmaktı. "Eğer siz şiddet siyasetinize devam ederseniz, biz de yapacağımızı biliriz. Can damarınız demek olan ticaret yolunuz elimizdedir, aklınızı başınıza alın!" demekti.
Bu seriyyelerin gördüğü bir başka mühim vazife de, Medine'nin etrafını kontrol etmekti. Herhangi bir tehlikenin söz konusu olup olmadığını, düşmanın ne gibi hazırlıklar içinde bulunduğunu araştırıp haber almaktı.
İlk Seriyye
Medine'ye hicretlerinden 7 ay sonra Ramazan ayında Resûl-i Ekrem Efendimiz, amcası Hz. Hamza'yı Mekkeli muhacirlerden 30 kişilik bir süvarî grubunun başında, Kureyş müşriklerinden üç yüz kişilik bir birliğin muhafazasında Şam'dan Mekke'ye gitmekte olan ticaret kervanını gözetlemek için gönderdi.447
Süvari birliğinin içinde Ensardan bir tek Müslüman yoktu. Çünkü onlar, sadece Medine içinde korumak üzere Peygamber Efendimize söz vermişlerdi. Bu sebepledir ki, Resûl-i Ekrem, Bedir Muharebesine kadar Ensardan hiç kimseyi askerî seferlere göndermemiştir.448
Medine'den yola çıkan Hz. Hamza, iys nahiyelerinden biri olan Seyfü'l-Bahre'de içinde Ebû Cehil'in de bulunduğu Kureyş kervanı ile karşılaştı. Taraflar çarpışmaya hazırlanırken, iki tarafın da dostu ve müttefiki bulunan Cühenîlerin reisi Mecdiy bin Amr aralarına girip çarpışmalarına mani oldu.
Kureyş, kervanı ile Mekke'ye doğru yol alırken, Hz. Hamza da beraberindeki Müslümanlarla Medine'ye geri döndü.449
Peygamber Efendimiz çarpışma çıkmamış olmasından memnunluk duydu.
Ubeyde bin Haris Seriyyesi
Hz. Hamza'nın Medine'ye dönüşünden sonra, Peygamber Efendimiz Şevval ayında Ubeyde bin Hâris'i Nabiğ Vadisine gönderdi. Mâiyetinde, muhacirlerden altmış süvari vardı.1Nabiğ Vadisine giden Hz. Ubeyde, orada Kureyş müşriklerinden 200 kişi ile karşılaştı. Birbirlerine hafif ok atışlarında bulundular. Müslümanların safında ilk ok, Sa'd bin Ebî Vakkas Hazretleri tarafından atıldı. Allah yolunda atılan ilk ok bu oldu.
Bunun dışında herhangi bir çatışma olmadan iki taraf birbirlerinden uzaklaştı.
Bu arada Müslüman olan, fakat bir türlü fırsatını bulup Müslümanlar arasına katılamayan Mikdad bin Amr ile Utbe bin Gazvan da bu durumu fırsat bilerek müşrikler arasından ayrılarak mücahidlere katıldılar.
*Seriyye, Peygamberimizin bizzat bulunmayıp, Sahabîlerden herhangi birisinin kumandası altında gönderdikleri askerî birliklere denilir. En azı 5 kişilik, en çoğu da 300-400 kişilik olur.
447. Sîre, 2/245; Tabakât, 2/6
448. Tabakât, 2/6
449. Tabakât, 2/6
__________________
HİCRETİN BİRİNCİ SENESİNİN MÜHİM BAZI HÂDİSELERİ
Ashabdan Es'ad bin Zürâre ile Gülsüm bin Hidm'in Vefâtı
Gülsüm bin Hidm, Ensârın ileri gelenlerindendi. Oldukça yaşlanmıştı. Mescid-i Nebevî yapıldığı sırada Kuba'da vefât etti.
Hz. Gülsüm bin Hidm, Hicretten önce Müslüman olmuştu. Resûl-i Kibriyâ Efendimizi Hicret esnâsında Kubâ'da evinde misafir etme şerefine ermişti. Peygamberimiz on dört gün kadar evinde kalmıştı.
Es'ad bin Zürâre Hazretleri Akabe Bîatında Resûl-i Ekrem Efendimizle görüşen altı zattan biri idi. Son Akabe Bîatında Ensarı temsilen seçilen 9 temsilcinin arasında o da yer alıyordu.
Es'ad Hazretleri de, Gülsüm bin Hidm'in vefatından kısa zaman sonra vefat etti. Resûl-i Ekrem Efendimiz vefâtı esnasında yanında bulunuyordu. Onu yıkadı. Kefenledi ve cenaze namazını kıldı. Sonra da onu Medine kabristânı olan Bakî'e defnetti. Bakî Kabristanına Ensardan ilk defnedilen zat, Es'ad bin Zürâre Hazretleridir.
Abdullah bin Zübeyr'in dünyaya gelişi
Hicretin birinci yılının muhacir Müslümanları sevindiren bir başka hâdisesi Hz. Zübeyr bin Avvam'ın Abdullah adında bir çocuğunun dünyaya gelişidir. Hz. Abdullah, Medine'de Muhacir Müslüman âileleri içinde doğan ilk çocuktur. Annesi Hz. Ebû Bekir'in kızı Hz. Esmâ, Kubâ köyünde onu dünyaya getirmiştir.
Abdullah'ın doğumu muhacir Müslümanları son derece sevindirdi. Zira Yahudiler onlara, "Biz, sizi sihirledik. Bundan böyle sizden erkek çocuk dünyaya gelmeyecektir" diyorlardı. Muhacirler de bundan fazlasıyla üzüntü duyuyorlardı.
Abdullah'ın dünyaya geldiğini duyar duymaz, Yahudilerin bu sözlerini yalanladığından dolayı, tekbirler getirerek sevinçlerini izhar ettiler.Ona Abdullah ismini bizzat Peygamber Efendimiz verdi.
Ebvâ Gazâsı
Hicretin birinci senesinin son ayı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, ilk defa muhacirlerden 60 kişilik bir kuvvetle yerine Sa'd bin Ubâde'yi vekil bırakarak Medine'den yola çıktı.
Efendimizin bu gazâya* çıkış maksadı, etrafa saldırıp halkı rahatsız eden Kureyş müşrikleriyle karşılaşıp onlara göz dağı vermek, aynı zamanda Demre bin Bekiroğullarıyla anlaşma yapmak isteği idi.
Resûl-i Ekremin beyaz sancağını Hz. Hamza taşıyordu. Peygamber Efendimiz bu gazâda müşriklerle karşılaşmadı. Ancak, yola çıkışının ikinci maksadı olan Demre bin Bekiroğullarıyla anlaşmayı gerçekleştirdi.Benî Demre reisi ile yapılan yazılı anlaşmaya göre: Ne Peygamberimiz onlarla, ne de onlar Peygamberimizle herhangi bir çarpışmaya girmeyeceklerdi.
Birisi diğerinin düşmanına gizlice de olsa yardım etmeyecekti.
İslâma karşı çıkmadıkları müddetçe Resûlullahtan yardım görecekler, Peygamberimiz de onları düşmanına karşı yardıma dâvet ettiğinde icabet edeceklerdi.
Peygamber Efendimiz 15 gece sonra Medine'ye döndü.
Civar kabilelerle yapılan bu dostluk anlaşmalarının büyük faydaları olmuştur. Bilhassa, Mekkelilerin Şâm ticâret yolu üzerindeki kabilelerle yapılmış olması, Kureyş'i iktisaden çökertme plânının bir tatbikatı idi.
Görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz, Müslümanlara muâraza vaziyeti almamış, başka kabilelerle düşmana karşı muvakkaten de olsa bazı anlaşmalara girmiştir.
* Peygamber Efendimizin bizzat bulundukları askerî hareketlere gazve (gazâ) denir.
__________________
SERİYYE ve GAZÂLAR
Buvat Gazâsı
Hicretin 2. senesi, Rebiülevvel ayı. Bu tarihte Peygamber Efendimiz, beraberinde 200 Muhacirle Medine'den yola çıktı. Maksadı, içlerinde azılı müşrik Ümeyye bin Halef in de bulunduğu 100 kişilik bir muhafız grubun kontrolu altında hareket eden 2500 develik büyük Kureyş kervanının üzerine yürüyerek onlara göz dağı vermekti.Buvat Dağına kadar giden Resûl-i Ekrem kimseyle karşılaşmadı ve Medine'ye geri döndü.(İbni Sa'd, Tabakât, 2:8-9)
Safevan Gazâsı
Hicretin 2. senesi, Rebiülevvel ayı. Mekkeli müşriklerin adamlarından Kürz bin Cabir el-Fihrî arkadaşlarıyla Medine otlaklarına kadar sokularak akın etmiş; Medinelilere ve Müslümanlara ait bir çok hayvanı alıp götürmüştü.Bu baskın üzerine Peygamber Efendimiz Medine'de yerine Zeyd bin Hârise'yi vekil tayin ederek mezkur yağmacıyı takibe çıktı. Bedir nâhiyesinin Safevân Vadisine kadar ilerledi. Ancak Kürz takib edildiğini haber almış olduğundan, daha önce sapa bir yoldan kaçmıştı. Bunun üzerine Peygamberimiz Medine'ye geri döndü.Bu gazâya "Bedr-i Ulâ," yani İlk Bedir Gazâsı da denilir.(İbni Hişâm, Sîre, 2:251; İbni Sa'd, Tabakât, 2:9)
Uşeyre Gazâsı
Hicretin 2. senesi, Rebiülevvel ayı.Resûl-i Ekrem Efendimiz, Safevan Gazâsından üç ay sonra, Muhacir Müslümanlardan 150-200 kişiden müteşekkil bir askerî birlik ile Medine'den yola çıktı. Beraberinde 30 deve bulunuyordu ve mücahidler bu develere nöbetleşe biniyorlardı. Maksat, yine Kureyş'in Şâm'a göndermiş olduğu ticaret kervanını takib etmekti. Ancak, Medine'den dokuz konak mesafede bulunan Müdliçoğullarına ait Uşeyre Ovasına gelindiğinde, Kureyş kervanının buradan iki-üç gün önce geçtiği öğrenildi.Medine etrafını her bakımdan emniyet altına almak hususu üzerinde dikkatle duran Peygamberimiz burada daha önce anlaşma yaptığı Damreoğullarının müttefiki olan Benî Müdliç'le aynı mahiyette bir dostluk ve ittifak anlaşması imzaladı. Sonra da Medine'ye geri döndü.(İbni Hişâm, Sîre, 2:251; İbni Sa'd, Tabakât 2:9)
Abdullah bin Cahş Seriyyesi
Hicretin 2. senesi, Recep ayı. Peygamber Efendimiz bu tarihte Abdullah bin Cahş'ı huzuruna çağırdı ve Müslümanlardan 8 kişilik bir birlik kumandasında Nahle Vadisine gideceğini emir buyurdu. Birliğe katılanlara hitaben de, "Sizin üzerinize birini tayin edeceğim ki, o en hayırlınız değildir. Fakat, açlığa, susuzluğa en çok dayanan, katlananınızdır"450 dedi.
Resûl-i Ekrem kumandan tayin ettiği Abdullah bin Cahş'a bir de mektup verdi. Bu mektubu iki gün yol aldıktan sonra açıp okumasını ve ona göre hareket etmesini emir buyurdu.
İki günlük yolculuktan sonra Abdullah bin Cahş, emir gereğince mektubu açıp okudu. Mektupta şunların yazılı olduğunu gördü:
"Bu mektubumu gözden geçirdiğin zaman Mekke ile Tâif arasındaki Nahle Vadisine kadar yürüyüp, oraya inersin. Oradaki Kureyş'i gözetler, alabildiğin haberleri gelip bize bildirirsin."451
Şu halde, bu seriyyeden maksat, Kureyş'in hareketini gözetlemek, ne gibi hazırlıklar içinde bulunduklarını tesbit etmekti.
Kahraman Sahabî Abdullah bin Cahş, Hz. Resûlullahın mektubuna, "Semi'nâ ve ata'nâ (dinledik ve itâat ettik)" dedikten sonra, mücahidlere de, "Hanginiz şehid olmayı ister ve makamı özlerse benimle gelsin. Kim de ondan hoşlanmazsa geri dönsün. Ben ise Resûlullahın emrini yerine getireceğim"452 diye hitap etti. Fedakâr mücahidler, tereddütsüz, kumandanlarının emrine amâde olduklarını bildirdiler.
Mücahidler nöbetleşe bindikleri develerle Nahle Vadisine vardılar. Orada konakladılar. Bu arada yükleri kuru üzüm ve yiyecek maddeleri olan Kureyş'in bir kervanı göründü. Gelip onlara yakın bir yerde konakladı.
Mücahidler bunlara karşı nasıl davranmaları gerektiği hususunda konuştular. Hücum etmeyeceklerine dâir önce bir karara varamadılar. Çünkü, içinde kan dökmek haram olan Receb ayının girip girmediğinde tereddüt ediyorlardı. Sonunda henüz Recep ayının girmesine bir gün var olduğu kanaatına varınca, ittifakla kervanı ele geçireceklerine dair karar aldılar. Tam o esnada Vâkıd bin Abdullah'ın attığı bir okla kervanın reisi Amr bin Hadremî öldü. Mücahidler, diğerlerin üzerine yürüdüler. İki kişiyi esir alıp kervanı da ele geçirdiler.
Kurtulanlar Kureyşlileri hadiseden haberdar etmek için Mekke'ye doğru kaçmaya başladılar. Mücahidler ise iki esir ve kervanla birlikte Medine'ye döndüler.
Seriyyenin başkanı Abdullah bin Cahş Hazretleri durumu anlatınca Fahr-i Kâinat Efendimiz hiddetle, "Ben size haram olan ayda çarpışmayı emretmemiştim" dedi ve ganimetten herhangi bir şey almaktan kaçındı.
Seriyyeye iştirak etmiş bulunan mücahidler Resûl-i Ekremin bu hareketi karşısında neye uğradıklarını şaşırdılar. Diğer Sahabîler de onların bu hareketlerini tasvip etmeyince bütün bütün ruhlarını büyük bir sıkıntı sardı.
Resûl-i Kibriyâya durumu izah ettiler:
"Yâ Resûlallah" dediler. "Biz, onu Receb'in ilk gecesinde ve Cemâziyelâhir ayının son gecesinde öldürdük! Receb ayı girince kılıçlarımızı kınına soktuk!
"Buna rağmen Resûlullah kendisi için ayrılan ganimeti almadı. Çünkü, ortada bir şüphe söz konusu idi.
Nitekim, Mekkeli müşrikler de bu hareketi dillerine doladılar ve dedikodu yapmaya başladılar:
"Muhammed ve Ashabı haram ayı helâl saydı. Onda kan döktüler. Mal aldılar. Adam esir ettiler.
"Bu dedikodular Medine'den duyuldu. Diğer taraftan Medine'de bulunan Yahudiler de ileri geri konuştular. Bir taraftan seriyyeye iştirâk etmiş bulunan mücahidler bu hareketlerinden dolayı üzüntü duyuyorlardı. Diğer taraftan Mekkeli müşrikler ve Medineli Yahudiler ileri geri konuşuyorlardı. Peygamber Efendimiz ise kendisine ayrılan ganimeti kabul etmiyordu.
Bir müddet sonra Efendimize vahiy geldi ve meseleyi halletti. İlgili âyette şöyle buyuruldu:
"Sana haram ayda savaşmanın hükmünü soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat insanları Allah yolundan çevirmek, Onu inkâr etmek, Mescid-i Harâmı ziyaretten men etmek, oranın ahâlisini Mescid-i Haramdan çıkarmak, Allah katında daha da büyük günahtır. Fitne ise katilden daha büyük bir cinayettir. Onların elinden gelse, dininizden döndürülünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmazlar..."453
Seriyyeye iştirâk etmiş olan mücahidler bu âyet üzerine sıkıntı ve mânevi ızdıraptan kurtuldular. Peygamber Efendimiz de kendisi için ayrılmış bulunan ganimet hissesini kabul etti. Müşrikler ise esirleri için kurtuluş bedeli gönderdiler. Esirlerden sadece Osman bin Abdullah Mekke'ye gitti. Diğer esir Hakem bin Keysan ise Müslüman olup Medine'de kaldı.454
Hakem Bin Keysan Nasıl Müslüman Oldu?
Mücahidler tarafından esir alınınca, kumandan Abdullah bin Cahş onun boynunu vurmak istemişti. Fakat, diğer Sahabîler, "Hayır, Resûlullaha götürelim" diyerek buna mâni olmuşlardı. Böylece Hakem boynunun vurulmasından kurtulmuştu.
Medine'ye döndüklerinde onu Peygamber Efendimize götürdüler. Resûl-i Ekrem, Hakem'i Müslüman olmaya dâvet etti. Ancak o menfi tavır takındı. Hatta ileri geri konuşmaya başladı. Bu konuşmalarından hiddete gelen Hz. Ömer, "Bunun Müslüman olacağı yok, yâ Resûlallah! Müsâade et, boynunu vuralım" diye konuştu.
Resûl-i Ekrem bu teklifi kabul etmedi ve Hakem'i tekrar İslâma dâvet etti. Sonunda Hakem, "İslâm nedir?" diye sordu.
Resûl-i Ekrem, "İslâm, şeriki olmayan bir Allah'a îmân ve ibâdet, Muhammed'in de Onun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet etmendir" buyurunca Hakem, "Müslüman oldum" diyerek, Kelime-i Şehâdet getirdi.
Resûl-ü Ekrem de Sahabîlere dönerek, "Eğer sizin onun hakkındaki görüşünüze uyup onu öldürseydim, Cehenneme girmiş gitmişti" 455 diyerek hepimize ölçü olacak dersini verdi.
Hz. Resûlullahın İslâma dâvetteki temennisi, sabrı ve sebâtı işte bir insanı böylesine Cehennemden kurtarıp, Sahabî gibi şerefli bir makama yükseltiyordu.
450. Sîre, 2/248-249; Tabakât, 2/9-10
451. Sîre, 2/252; Tabakât, 2/10
452. Sîre, 2/252; Tabakât, 2/10
453. Bakara Sûresi, 217
454. Sîre, 2/252
455. Tabakât, 4/137-138
KIBLE'NİN MESCİD-İ HARAM'A ÇEVRİLMESİ
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ile Müslümanlar, Medine'de namazlarını Allah'ın emriyle Peygamberler makamı olan Kudüs'e, yâni Beytü'l-Makdise doğru kılarlardı. Fakat, Peygamber Efendimiz öteden beri tevhid akîdesinin müstesna bir âbidesi olan yeryüzünün ilk mâbedi ve ceddi Hz. İbrâhim'in kıblesi olan Kâbe'ye doğru yönelerek namaz kılmayı kalben arzu ve temenni ediyordu. Müslümanlar da, hassaten Muhacirler kalblerinde aynı arzuyu taşıyorlardı. Çünkü, beş vakit namazlarında Kâbe'ye yönelmek vatanları Mekke'yi de yâdetmeye bir vesile olacaktı.
Yahudilerin de, "Muhammed ve Ashabı, biz gösterinceye kadar kıblelerinin neresi olduğunu bile bilmiyorlardı" diyerek sinsice dedikoduda bulunmaları onları rahatsız ettiğinden bu arzuları daha da kuvvetleniyordu. Bu sebeple, Resûl-i Ekrem Efendimiz, tahvil-i kıble için vahyin gelmesini bekliyor, Cebrâil'i (a.s.) gözetliyor ve Kâbe'yi temenni ederek duâ ediyordu.
Nitekim, bir gün Cebrâil'e (a.s.) bu arzusunu izhar ederek, "Rabbimin, yüzümü Yahudîlerin kıblesinden Kâbe'ye çevirmesini arzu ediyorum" diyerek izhar etti.
Cebrâil (a.s.), "Ben, bir kulum! Sen, Rabbine niyâzda bulun. Bunu Ondan iste!"456 dedi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz de, Beytü'l-Makdis'e müteveccihen namaza duracakları zaman başını semâya doğru kaldırmaya başladı.
Nihayet Medine'ye hicretin 17. ayında kıblenin Mescid-i Haram'a doğru çevrildiğini bildiren âyet-i kerime nâzil oldu.
"Yüzünün sık sık semâya çevrildiğini, muhakkak ki Biz görüyoruz. Seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa çevirin..."457
Bu vahiy geldiği sırada Resûlullah Efendimiz, Müslümanlara mescidde öğle namazı kıldırıyordu. Namazın ilk iki rekâtı kılınmış, sıra son iki rekâta gelmişti. Peygamber Efendimiz, ağır ağır yönünü değiştirdi ve mübârek yüzünü Kâbe'ye doğru çevirdi. Müslümanlar da Efendimizle birlikte o tarafa döndüler.458
İki Kıbleli Mescid
Diğer bir rivâyete göre, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Receb ayının bir Pazartesi günü Benî Seleme semtinde oturan Bişr bin Berâ'nın annesi Ümmü Bişr'i ziyârete gitmişlerdi. Kendisine yemek yapıldı. Yediler. Bu sırada öğle namazı vakti girdi. Peygamberimiz, oradaki mescidde Müslümanlarla birlikte iki rekât kıldıktan sonra namaz içinde Kâbe tarafına dönmesi emrolundu. Derhal cemâatla birlikte yüzlerini Mescid-i Haram tarafına çevirdiler. Bu sebeple Benî Seleme Mescidine "Mescid-i Kıbleteyn (İki Kıbleli Mescid)" adı verildi.459
Peygamberimizin emri üzerine, bütün Müslümanlara kıblenin Mescid-i Aksa'dan Mescid-i Haram tarafına çevrildiği duyuruldu.
Kıblenin Kâbe olarak tesbit edilmesi bir kısım Müslümanların telâşına sebep oldu. Çünkü, kıble değiştirilmeden önce Beytü'l-Makdise doğru namaz kılarak vefât etmiş veya şehid edilmiş Müslümanlar vardı. Bunun için huzur-u risâlete gelerek, "Yâ Resûlallah! Daha önce ölen Müslüman kardeşlerimizin durumu ne olacak? Onlar Beytü'l-Makdise doğru namazlarını edâ etmişlerdi" diyerek endişelerini izhar ettiler.
Cenâb-ı Hak Müslümanların bu endişelerini de inzâl buyurduğu âyet-i kerime ile giderdi:
"... Senin yöneldiğin Kâbe'yi, Peygambere uyanlarla gerisin geri dönenleri ayırd etmek için kıble yaptık. Kıblenin bu şekilde değişmesi ise, Allah'ın hidâyet nasip ettiği kimselerden başkasına pek ağır gelir. Yoksa Allah, kıbleyi değiştirmekle îmânınızı zaafa uğratacak ve evvelki kıbleye yönelerek kıldığınız namazları zâyi edecek değildir. Şüphesiz ki Allah insanlara pek şefkatli, pek merhametlidir."460
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medine'ye teşrif edip Beytü'l-Makdis'e doğru namaz kılmaya başlayınca Arap müşriklerinin gücüne gitmişti. Bilâhere kıble Kâbe'ye tahvil buyurulunca bu sefer Yahudîlerin gücüne gitti ve tekrar dedikodu yapmaya, fitne fesad çıkarmaya koyuldular.
Hatta âlimlerinden birkaçı Resûlullaha gelerek, "Yâ Muhammed! Üzerinde bulunduğun kıblenden seni döndüren nedir? İbrahim'in milleti ve dininde bulunduğunu söyleyen sen değil misin?" dediler.
Sonra da şu sinsî teklifte bulundular:
"Eğer şimdiye kadar üzerinde bulunduğun kıblene tekrar dönersen sana tabi olur, seni tasdik ederiz!"Şu âyetler bu hâdiseyi anlatmaktadır:"İnsanlardan birtakım beyinsizler, 'Müslümanları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden çeviren nedir?' diyecekler. Sen onlara de ki: "Doğu da, batı da Allah'ındır. O dilediğini dosdoğru bir yola iletir.
"Biz sizi böylece aşırılıktan uzak, adâlet, ve doğruluk üzerinde olan bir ümmet yaptık - tâ ki kıyâmet gününde siz peygamberlerin İlâhî hükümleri tebliğ etmiş olduklarına dâir insanlar üzerine bir şâhit olun, Peygamber de sizin doğru yolda olduğunuza şâhid olsun...
"Kendilerine kitap verilmiş olanlara her türlü delili getirsen, yine de senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Eğer sana gelmiş olan ilimden sonra sen onların heveslerine uyacak olursan, o zaman elbette zâlimlerden olursun."461
Kubâ Mescidi Kıblesi
Kıble, Mescid-i Haram tarafına çevrildikten sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz Kubâ'ya gitti ve İslâm tarihinde inşa edilen ilk mescid olan Kubâ Mescidinin Beytü'l-Makdis tarafına olan kıblesini de Kâbe'ye doğru çevirtti.
456. A.g.e., 1/241; Taberî, 2/265
457. Bakara Sûresi, 144
458. Tabakât, 1/241-242
459. A.g.e., 1/241-242; Belâzuri, 1/246
460. Bakara Sûresi, 143
461. Bakara Sûresi, 142-143, 145
Yorum (yok) Yorum yaz!
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)'in Hayatı
30/5/2007 ·
MESCİDİ NEBEVÎ'NİN İNŞÂSI
Hicretin 1. senesi. Milâdi 622.
Resûl-i Ekrem, Medine'ye teşrif buyurduklarında, içinde cemaatle namaz kılabilecekleri, gerektiğinde toplanıp meselelerini konuşabilecekleri bir yerden mahrum bulunuyorlardı. Bu mühim vazifeler için merkez teşkil edecek bir mescid gerekiyordu.
Efendimiz, Medine'de ilk olarak bu mescidi inşâ etmekle işe başladı.
Şehre ilk girdiklerinde devesi Neccaroğullarından Sehl ve Süheyl adında iki yetimin üzerinde hurma kuruttukları arsalarına çökmüştü. Bu iki yetim Medineli Müslümanlardan Muaz bin Afra'nın (r.a.) himâyesinde bulunuyorlardı. Resûl-i Ekrem, bu arsayı satın almak istediğini Muaz Hazretlerine bildirdi. Ancak, bu fedakâr Sahabî arsanın bedelini, himâyesindeki iki yetime vererek bu büyük şeref ve ücrete nail olmak için bağışlamak istediğini söyledi. Fakat Peygamberimiz kabul etmedi. Sonra da arsa sahibi iki yetimi çağırarak, arsalarının bedelini ödemek istedi. İki genç yetim de, "Yâ Resûlallah! Biz onun bedelini ancak Allah'tan bekleriz. Sana onu Allah rızası için bağışlarız" dediler.
Resûl-i Ekrem, gençlerin bu tekliflerini de kabul etmedi ve bedeli olan 10 miskal altına arsayı satın aldı. Bu miktarı Resûl-i Ekrem Efendimizin emriyle Hz. Ebû Bekir onlara hemen ödedi.413
Fedakâr Sahabîler tarafından arsa kısa zamanda ter temiz hale getirildi ve Resûlullahın emriyle ker***ler kesilip hazırlandı.
Peygamberimiz, mescidin temelini atacağı sırada, yanında Hz.Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali bulunuyordu. Müslümanlardan oraya uğrayan biri, "Yâ Resûlallah! Yanında sadece şu birkaç kişi mi var?" diye sordu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz cevaben, "Onlar benden sonra işi yönetecek olanlardır" buyurdu. Onu takiben sırasıyla Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali temele birer taş koydular. Böylece Mescid-i Nebevî'nin temelleriyle birlikte Dört Halife devrinin manevi temelleri de atılmış oluyordu.
Mescidin inşasında Peygamber Efendimiz; bilfiil durmadan dinlenmeden çalıştı. Bir taraftan mübârek elleriyle ker***ler taşırken, diğer taraftan Müslümanları şevk ve gayrete getirici şu sözleri söylüyordu:
"Taşıdığımız şu yük, ey Rabbimiz!
"Hayber'in yükünden daha hayırlı, daha temiz,
"Yâ Rab! Hayır, ancak âhiret hayrı!
"Sen, Muhacirle Ensar'a acı!"414
Durup dinlenmeden yapılan çalışma neticesinde Mescid-i Nebevînin inşâsı kısa zamanda tamamlandı. Her türlü süsten uzak dört duvarı ker***ten olan bu kudsî mâbedin tavanı yoktu. Henüz Kâbe kıble olarak tayin edilmemiş bulunduğundan, kıblesi Kudüs'e doğru idi. Dörtgen şeklinde idi ve üç kapısı ile bir de mihrabı vardı. Mihrab yerine sıra halinde hurma gövdeleri dizilmişti. Minberi yoktu. Sadece Resûlullahın hutbe irâd buyururlarken dayanmaları için bir hurma kütüğü bulunuyordu. Sonraları Sahabîlerin arzusu üzerine üç basamaklı bir minber yapıldı.415 Mescid-i Nebevî değişik tarihlerde tâdilatlar görerek bugünkü şeklini almıştır.
Mescid-i Nebevî, sadece cemâatle namaz kılmak için kullanılmıyordu. Bunun yanında Müslüman nüfusun dinî ihtiyaçları da burada karşılanıyordu. Ayrıca, burada öğretim yapılıyor, elçi ve kabile temsilcileri de, ilerde görüleceği gibi kabul ediliyordu.
Mescid-i Nebevînin yanına Ayrıca ker***ten, önce biri Hz. Sevde diğeri Hz. Âişe'ye mahsus olmak üzere iki oda yapıldı. Odaların üzerleri hurma kütüğü ve dalları ile örtüldü. Sonraları Resûl-i Ekrem başka zevceler alınca odalar arttırıldı. Dördü ker***ten olan odaların beşi ise taştandı. Hepsinin üzeri hurma dallarıyla tavanlanmıştı.
Mescid-i Nebevî'ye bitişik odalar yapılınca Peygamber Efendimiz Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin evinden oraya taşındı.416
Hanînü'l-Ciz' Mûcizesi
Mescid-i Nebevî ilk yapıldığı sırada minbersizdi. Resûl-i Ekrem, hutbe irâd buyurduklarında kuru bir hurma kütüğüne dayanırdı.
Uzun müddet böyle devam etti. Bilâhare, Ashabın isteği üzerine üç basamaklı bir minber yapıldı. Artık Peygamber Efendimiz buraya çıkıp halka hitapta bulunuyordu.
Resûl-i Ekrem, yapılan minbere çıkıp ilk hutbesini okuduklarında, hamile deve ağlayışını andıran acı sesler ve ağlamalar duyuldu. Baktılar, ortalıkta ne hamile deve ve ne de deve yavrusu vardı. Ağlayan o kuru direkti. Kütüğün deve gibi ağlayışını Peygamber Efendimizle birlikte Ashab-ı Güzin de duyuyordu. Bir türlü susmuyordu. Fahr-ı Âlem, minberden inip yanına geldi. Elini üstüne koyup teselli edince sustu. Hatta hurma kütüğünün deve gibi sızlamasını işiten Sahabîler de göz yaşlarını tutamamışlar, hüngür hüngür ağlamışlardı.
Evet, kuru direk Efendimizden uzak kaldı diye ses verip ağlıyordu. Üzerinde yapılan "Zikrullah"dan ayrı kaldı diye hamile deve gibi enin ediyordu. Kuru direği teselli edip susturan Resûl-i Ekrem Ashabına dönerek şöyle buyurdu:
"Eğer, ben onu kucaklayıp teselli vermeseydim, Resûlullahın ayrılığından kıyâmete kadar ağlaması böyle devam edecekti."417
Resûl-i Ekremin emriyle bu kütük, minberin altına kazılan bir çukura gömüldü. Sonraları Hz. Osman devrinde Mescid yıktırılıp yeniden tamir edildiğinde Übeyy bin Ka'b Hazretleri onu evine aldı ve çürüyünceye kadar sakladı.418
Kuru hurma kütüğünün, cemâatın gözleri önünde ağlayıp sızlaması Hz. Resûlullahın parlak bir mucizesiydi. Evet, cin ve ins Peygamberler Peygamberini tanıdıkları gibi, cansız kuru ağaçlar da onu tanıyor, vazifesini biliyor ve davasını halleriyle tasdik ediyorlardı.
Hasan-ı Basrî Hazretleri, bu mu'cizeyi talebelerine ders verirken, kendisini tutamaz göz yaşları arasında şöyle derdi:
"Ağaç, Resûl-i Ekreme (a.s.m.) meyl ve iştiyak gösteriyor. Sizler o Resûle meyl ve iştiyak göstermeye daha ziyade müstahaksınız."419
Kuru, câmid ağaçlar Kâinatın Efendisine meyl ve muhabbet gösterirlerken, biz şuurlu insanlar ona karşı lakayt davranırsak, acaba o kuru direklerden daha aşağı bir dereceye düşmüş olmaz mıyız?
Ona iştiyak ve muhabbet ise ancak Sünnet-i Seniyyesine ittiba etmekle mümkündür.
Diğer bir rivâyete göre, kuru direk ağlayınca Resûl-i Ekrem Efendimiz elini üstüne koydu ve "İstersen seni daha önce bulunduğun bahçeye göndereyim. Köklerin tekrar bitsin, hilkatin tamamlansın, yaprak ve meyvelerin yenilenip tazelensin. Ve eğer istersen, Evliyaullahın meyvenden yemesi için seni Cennete dikeyim?" diye sordu.
Kuru ağaç, arzusunu şöyle dile getirdi:
"Beni Cennette dik ki, meyvelerimden Cenâb-ı Hakkın sevgili kulları yesin. Hem orası bir mekândır ki, orada çürüme yoktur, bekâ bulayım."
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem arzusunu yerine getirdiğini ifâde buyurdu ve sonra da Ashabına dönerek şu dersi verdi:
"Ebedî âlemi, fani âleme tercih etti."420
413. Tabakât, 1/239
414. Sîre, 2/142; Tabakât, 1/240
415. Tabakât, 1/240
416. Sîre, 2/143
417. Mektûbat, s.134
418. Tabakât, 1/252
419. Mektûbat, s.135
420. A.g.e., s.135
__________________
EZAN OKUNMAYA BAŞLANMASI
Hicretin 1. senesi. Milâdî 622.
Mekke'de iken Müslümanlar ibadetlerini gizlice yapıyor, namazlarını kimsenin göremeyeceği yerlerde kılıyorlardı. Dolayısıyla orada namaza açıktan dâvet etmek gibi bir mesele söz konusu olamazdı.
Ancak, Medine'de manzara tamamıyla değişmişti. Dinî serbestiyet vardı. Müslümanlar rahatlıkla ibadetlerini ifâ ediyorlardı. Din ve vicdanları baskı altında bulunmuyordu. Müşriklerin zulüm, eziyet ve hakaretleri de mevzu bahis değildi.
Mescid-i Nebevî inşâ edilmişti. Fakat, Müslümanları namaz vakitlerinde bir araya toplayacak bir davet şekli henüz tesbit edilmemişti. Müslümanlar gelip vaktin girmesini bekliyor, vakit girince namazlarını edâ ediyorlardı.421
Resûl-i Ekrem bir gün Ashab-ı Kirâmı toplayarak kendileriyle nasıl bir dâvet şekli tesbit etmeleri gerektiği hususunda istişâre etti. Sahabîlerin bazıları, Hıristiyanlarda olduğu gibi çan çalınmasını, diğer bir kısmı Yahûdiler gibi boru öttürülmesini, bir kısmı da Mecûsilerinki gibi namaz vakitlerinde ateş yakılıp, yüksek bir yere götürülmesini teklif etti. Peygamber Efendimiz, bu tekliflerin hiç birini beğenmedi.422
O sırada Hz. Ömer söz aldı:
"Yâ Resûlallah! Halkı namaza çağırmak için neden bir adam göndermiyorsunuz?" diye sordu.
Resûl-i Ekrem o anda Hz. Ömer'in teklifini uygun gördü ve Hz. Bilâl'e, "Kalk yâ Bîlâl, namaz için seslen" diye emretti.
Bunun üzerine Hz. Bilal bir müddet Medine sokaklarında, "Esselâ, Esselâ (Buyurun namaza! Buyurun namaza!)" diye seslenerek Müslümanları namaza çağırmaya başladı.423
Abdullah Bin Zeyd'in Rüyâsı
Aradan fazla bir zaman geçmeden Ashabdan Abdullah bin Zeyd bir rüyâ gördü. Rüyâsında, bugünkü ezân şekli kendisine öğretildi.
Hazret-i Abdullah sabaha çıkar çıkmaz, sevinç içinde gelip rüyâsını Peygamber Efendimize anlattı. Resûl-i Ekrem, "İnşallah bu gerçek bir rüyâdır" buyurarak dâvetin bu şeklini tasvip etti.424
Hz. Abdullah, Resûl-i Ekremin emriyle ezan şeklini Hz. Bilâl'e öğretti. Hz. Bilâl, yüksek ve gür sadasıyla Medine ufuklarını ezan sesleriyle çınlatmaya başladı:
"Allahü ekber, Allahü ekber!
"Allahü ekber, Allahü ekber!
"Eşhedü enlâilâhe illallah!
"Eşhedü en lâilâhe illallah!
"Eşhedü enne Muhammede'r-resûlullah!
"Eşhedü enne Muhammede'r-resûlullah!
"Hayye âle's-salâh, Hayye âle's-salâh!
"Hayye âle'l felâh, Hayye âle'l felâh!
"Allahü ekber, Allahü ekber!
"Lâilâhe illallah!"
Hz. Ömer de Aynı Rüyâyı Görüyor
Medine ufuklarının bu sadâ ile çınladığını duyan Hz. Ömer, heyecan içinde evinden çıkarak, Resûl-i Ekremin huzuruna vardı. Durumu öğrenince, "Yâ Resûlallah! Seni hak dinle gönderen Allah'a yemin ederim ki, Abdullah'ın gördüğünün aynısını ben de görmüştüm" dedi.
Biraz sonra birkaç kişi daha geldi, aynı rüyâyı gördüklerini söylediler. Peygamberimiz birkaç kişinin aynı şeyi görmesinden dolayı Allah'a hamd etti.425
İslâmın ne derece fitrî ve nezih bir din olduğunu bu dâvet şeklinin tesbitinden de anlıyoruz. Ruhsuz, mânâsız, heyecansız ve tatsız çan çalmak, boru öttürmek veya ateş yakmak nerede? Yeryüzünde "tevhid" ulvî hakikatını ilân eden, Resûl-i Ekremin Peygamberliğini haykıran ve dolayısıyla îmân esaslarının tamamını halka duyuran mânâ ve kudsiyet dolu "ezan" şekli nerede?
"Hukuk-u Şahsiyye (şahsi hukuk)" ve "hukuk-u umumiyye (umumî hukuk)" adıyla iki nevi hukuk olduğu gibi, şer'î meseleler de iki kısımdır. Bir kısmı şahıslarla ilgilidir, ferdîdir. Diğer kısmı umuma bakar, umûmîdir. Onlara "Şeâir-i İslâmiyye" tâbir edilir.Şeâir-i İslâmiyyenin en büyüklerinden biri de işte bu hicretin birinci senesinde meşru kılınan ve "şehâdetleri dinin temeli" olan ezândır. Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin "Şeâir-i İslâmiyye" ile ilgili çok mühim izah ve değerlendirmeleri vardır. Mektûbât isimli eserinin 29. Mektubunda şöyle açıklanır:"Mesâil-i Şeriâttan bir kısmına 'Taabbüdî' denilir; aklın muhakemesine bağlı değildir; emrolduğu için yapılır. İlleti emirdir.
"Bir kısmına 'Mâkulü'l-Mânâ' tâbir edilir. Yani; bir hikmet ve maslahat var ki, o hükmün teşrîine müreccih olmuş; fakat sebep ve illet değil. Çünkü; hakiki illet, emir ve nehy-i İlâhîdir."Şeâirin taabbüdî kısmı; hikmet ve maslahat onu tağyir edemez, taabbüdîlik ciheti tereccüh ediyor; ona ilişilmez. Yüz bin maslahat gelse, onu tağyir edemez. Öyle de; 'Şeâirin faidesi, yalnız mâlum mesâlihtir' denilmez ve öyle bilmek hatâdır. Belki, o maslahatlar ise, çok hikmetlerden bir fâidesi olabilir."İslâmın mühim bir şeâiri olan ezânla ilgili olarak da şunlar söylenir:"Meselâ biri dese: 'Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır, şu halde bir tüfek atmak kâfidir.' Halbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniyye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi, o maslahatı verse, acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi nâmına, hilkât-ı kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkâtı olan ilân-ı tevhid ve Rububiyyet-i İlâhiyeye karşı izhâr-ı ubudiyyete vasıta olan ezânın yerini nasıl tutacak?"Elhâsıl: Cehennem lüzûmsuz değil; çok işler var ki, bütün kuvvetiyle 'Yaşasın Cehennem' der. Cennet dahi ucuz değildir; mühim fiat ister."
421. Sîre, 2/154; Buharî, 1/114
422. Buharî, 2/3; Ebû Davud, 1/134
423. Buharî, 1/114
424. Sîre, 2/155; Müsned, 4/43
425. Sîre, 2/155; Ebû Davud, 1/117
__________________
PEYGAMBERİMİZİN, EV HALKINI MEKKE'DEN GETİRTMESİ
Medine'ye hicret eden Peygamberimiz, hanımı Hz. Sevde, kızları Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Zeynep ile nişanlısı Hz. Aişe'yi Mekke'de bırakmak zorunda kalmıştı.
Mescid-i Nebevî inşâ edilip bittiğinde Hâne-i Saâdet yapılınca, onları getirmek üzere Zeyd bin Hârise ile Ebû Rafi' Hazretlerini Mekke'ye gönderdi.
Bu iki Sahabî Mekke'ye giderek adı zikredilenleri alıp Medine'ye getirdiler. Sadece, Hz. Zeyneb'i henüz Müslüman olmayan kocası müsâade etmediğinden getiremediler. Fakat, bir müddet sonra o da Medine'ye hicret etmiştir. Kocası da daha sonra Müslüman olmuştur.
Medine'ye gelenlerden Peygamberimizin ev halkı kendi odalarına, Hz. Âişe ise babasının evine indi.426
Hz. Âişe'nin Düğünü
Resûl-i Ekrem, Hz. Âişe ile Mekke'de nikâhlanmıştı. Fakat düğün tehir edilmişti. Medine'ye gelinince hicretin birinci yılı Şevvâl ayında düğünleri yapıldı.427 Peygamber Efendimiz o sırada 55 yaşında idi.
Cahiliyye Devrinde iki bayram arasında nikâh kıyma uğursuz sayılırdı. Resûl-ü Ekrem Efendimiz Şevvâl ayında Hz. Âişe ile evlenmekle bu yersiz itikadı ortadan kaldırdı. Efendimizin bu hareketi üzerine aynı ayda başka nikâhlar da kıyıldı.Şu da var ki, Peygamber Efendimizin "İki bayram arasında nikâh kıyılmaz" hâdisleri halk arasında yanlış anlaşılmıştır. Bundan kasıt şudur: Bayram Cuma gününe rastgelirse, Bayram namazı ile Cuma namazı arasında nikâh kıymak münasib olmaz. Çünkü, Bayram gününün telâşesi pek fazladır. Nikâhı bu telâşelerle birlikte Bayram namazı ile Cuma namazı arasındaki kısa zamana sıkıştırmak pek uygun olmaz. Ancak, bunu yaptığı takdirde, şahıs herhangi bir haram da işlemiş sayılmaz.
Hz. Âişe'nin Resûl-i Ekrem yanında diğer hanımlarından farklı bir yeri vardı.
Amr bin Âs bir gün, "Yâ Resûlallah, halkın sana en sevgili olanı kimdir?" diye sordu. Resûl-i Ekrem, "Âişe" diye cevap verdi. "Ya erkeklerden, yâ Resûlallah?" diye sorusunu tekrarlayınca da Efendimiz, "Âişe'nin babası"428 buyurdular.
Hz. Âişe, ince bir kavrayış melekesine ve kuvvetli bir zekâya sahipti. Kısa zamanda Hz. Resûlullahtan birçok hadis ezberledi, bir çok İslâmi hüküm öğrendi. Bununla Ashâb-ı Güzîn arasında mümtaz bir mevkie yükseldi. Rivâyet ettiği hadis sayısı 2210'dur. Bir çok Sahabî, Peygamberimizin çeşitli meseleler hakkındaki tatbikatını ve İslâmi hükümleri ondan sorarak öğreniyorlardı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Dininizin yarısını bu humeyrâ kadından [Hz. Âişe] öğreniniz" buyurmasıyla, Hz. Âişe'nin ilmî ehliyetini tebâruz ettirmiştir.
Ebû Musâ el-Eşârî'nin şu itirafı da aynı noktaya parmak basmaktadır:
"Biz Resûlullahın Ashâbı, bir hadis-i şerifi anlamakta güçlük çektiğimiz zaman Âişe'den sorardık. Zirâ, hadis ilminin kendisinde mevcut olduğunu görürdük."429
Hz. Âişe Vâlidemizin fıkıh ilmindeki derinliği İslâm hukukuna büyük faydalar sağlamıştır. Kadınlarla ilgili birçok meselenin kaynağını o teşkil etmiştir. Günümüz Müslüman kadınının hedefi, Hz. Âişe'ye her haliyle benzemeye çalışmak olmalıdır.
426. Tabakât, 8/62
427. A.g.e., 8/58
428. A.g.e., s.67
429. A.g.e., s.67
__________________
ASHÂBI SUFFA
Kıble, henüz Kâbe tarafına çevrilmeden önce idi. Mescid-i Nebevî'nin kuzey duvarında, hurma dallarıyla bir gölgelik ve sundurma yapıldı. Buna Suffa denilirdi. Burada kalan Müslümanlara da "Ashâb-ı Suffa" ismi verildi.
Mescid-i Şerifin Suffasında kalan bu Sahabîlerin, Medine'de, ne meskenleri, ne de aşiret ve akrabaları, hiç bir şeyleri yoktu. Âileden uzak, dünya meşgale ve gâilesinden âzâde ve tam mânâsı ile feragatkâr bir hayata sahib idiler. Kur'an ilmi tahsil eder, Resûl-i Ekrem Efendimizin va'z ve derslerini dinleyerek istifâde ederlerdi. Ekseriya, oruçlu bulunurlardı.
Vakitlerini Resûl-i Kibriyanın huzurunda geçiren bu mübârek zümre, Efendimizden hep feyz alırdı. Resûl-i Ekremin medresesine Allah için nefsini vakfetmiş fedakâr, ilim aşığı talebeler idiler. Peygamber Efendimiz tarafından tespit edilen muâllimler, kendilerine Kur'an öğretirlerdi. Bunlardan yetişenler, Müslüman olan kabilelere Kur'an öğretmek ve Sünnet-i Resûlullahı beyân etmek için gönderilirlerdi. Bu cihetle de kendilerine "kurra" denilirdi. Suffa ise bu itibarla "Dârü'l-Kurra" diye anılmıştır.
Sayıları 400-500 kadar olan mütevazi fakat feyizli bir hayata sahib bulunan bu güzide Sahabîler, bir irfan ordusu idiler. Bütün mesâilerini Kur'an ve Sünnet-i Resûlullahı öğrenmeye hasretmişken, gerektiğinde gâzâlara da katılırlardı.
İçlerinden evlenenler, Suffe'den ayrılırlardı. Fakat, yerlerine başkaları alınırdı.
Bu güzîde Sahabîler ne ticâretle, ne bir sanatla meşgul olmazlardı. Mâişetleri Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ve Sahabîlerin zenginleri tarafından temin edilirdi. Bu hususu, Suffa'nın baş talebelerinden biri olan Ebû Hüreyre Hazretleri kendisinin çok hadis rivâyet etmesini garipseyenlere karşı verdiği cevapla pek güzel ifâde etmiştir:
"Benim, fazla hadîs rivâyet edişim garipsenmesin! Çünkü; Muhacir kardeşlerimiz çarşıdaki, pazardaki ticâretleriyle, Ensar kardeşlerimiz de tarlalardaki, bahçelerdeki ziraatlarıyla meşgul bulundukları sırada Ebû Hûreyre, Peygamberin (a.s.m.) mübârek nasihatlarını hıfzediyordu."430
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Ashab-ı Suffa'nın hem tâlim ve terbiyesi, hem de mâişeti ile çok yakından ilgilenirdi. Onlarla daima oturur, sohbet eder, alakadar olurdu. Zaman zaman da onlara, "Eğer, sizin için Allah katında, neyin hazırlandığını bilseydiniz, yoksulluğunuzun ve ihtiyacınızın daha da ziyâdeleşmesini isterdiniz"431 diyerek, bu meşguliyetlerinin son derece mühim ve mübârek olduğunu ifâde buyururlardı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, evvelâ bu mübârek cemaatın ihtiyacını gidermeye çalışırdı. İcabında, Hâne-i Saâdetlerinin ihtiyaçlarıyla ikinci derecede meşgul olurdu. Bir kere Hz. Fâtıma (r.a.), el değirmeni ile un öğütmekten yorulduğundan şikâyet ederek bir hizmetçi istediğinde Efendimiz ciğerpâresini reddetmiş ve şöyle buyurmuştu:
"Kızım! Sen ne söylüyorsun? Ben henüz Ehl-i Suffa'nın mâişetini yoluna koyamadım."432
Bir gün, Ashab-ı Suffanın başlarına durmuş, hallerini tedkikten geçirmişti. Fukaralıklarını, çekmekte bulundukları zahmetleri görmüş, şöyle buyurarak onların kalplerini hoş etmişti:
"Ey Ashab-ı Suffa! Size müjdeler olsun ki; her kim şu sizin bulunduğunuz hal ve sıfatta ve bulunduğu durumdan razı olarak bana mülâki olursa, o benim refiklerimdendir."433
Resûl-i Kibriyâ Efendimize herhangi bir şey getirilince, "Sadaka mı, yoksa hediye mi" diye sorardı.
Getirenler, "Sadakadır" cevabını verirlerse, onu el sürmeden Ashab-ı Suffaya ulaştırırdı. "Hediyedir" cevabını verirlerse onu kabul eder ve Ashab-ı Suffaya da ondan hisse ayırırdı. Çünkü; Kâinatın Efendisi, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) sadaka kabul etmez, sadece hediye kabul ederdi. Bir gün adamın biri, tabakla hurma getirmişti. Adama, "Sadaka mıdır? Hediye midir?" diye sordu. Adam, "Sadakadır" cevabını verince, Peygamber Efendimiz onu doğruca Suffa Ehline gönderdi. O sırada torunu Hz. Hasan, Peygamber Efendimizin önünde bulunuyordu. Tabaktan bir hurma alıp ağzına götürünce, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz derhal müdâhale etti ve onu ağzından çıkarttırdı. Sonra da, "Biz Muhammed ve ev halkı [Ehl-i Beyti] sadaka yemeyiz, bize sadaka helâl değildir!" buyurdu.434
Şu âyetin Ashab-ı suffa hakkında nâzil olduğu da rivâyet edilmiştir.435
"Sadakalar, kendilerini Allah yolunda hizmete adamış fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşıp hayatlarını kazanmaya fırsat bulamazlar. Onların hallerini bilmeyen kimse, istemekten çekindikleri için, onları zengin sanır. Ey Habibim, sen onları yüzlerinden tanırsın. Yoksa onlar insanlardan ısrarla birşey istemezler. Ve siz her ne bağışta bulunursanız, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilir."436
Tam mânasıyla Allah yoluna kendilerini vakfetmiş bulunan bu güzide Sahabîler, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hiç bir nasihatını, hiç bir hitabesini kaçırmazlardı. Dâima orada hazır bulunur, irad edilen hitabeleri ve öğütleri hıfzedip diğer Sahabîlere de naklederlerdi. Bu bakımdan İslâmî hükümlerin muhafaza ve naklinde Ehl-i Suffa'nın pek müstesna hizmet ve gayretleri vardır. Kur'an nûrunun kısa zamanda âlemin her tarafına sürâtle yayılmasında bu ilim heyetinin büyük payı vardır. Bu bakımdan İslâm tarihinde Ehl-i Suffâ müstesnâ bir yer işgal eder.
Bir ilim müessesesi olan Suffanın, has bir talebesi Ebû Hüreyre kendileriyle ilgili bir hâdiseyi şöyle anlatır:
"Açlıktan yüzü koyun yatıyordum. Bazen de karnıma taş bağlıyordum. Bir gün halkın gelip geçtiği bir yol üzerinde oturdum. O sırada oradan Resûlullah geçiyordu. Vaziyetimi anladı ve 'Ey Ebû Hüreyre,' diye seslendi.
"'Buyur, yâ Resûlâllah,' dedim.
"'Haydi gel,' buyurdu.
"Beraber gittik. Eve girdi. Ben de girmek için izin istedim. Müsaade ettiler. Ben de girdim. Bir kapta süt buldu. 'Bu süt nereden geldi?' diye sordu.
"'Falâncalar hediye olarak getirdiler' diye cevap verdiler. "Sonra da, 'Ey Ebû Hüreyre, Ehl-i Suffaya git, onları bana çağır!' diye emretti.
"Ehl-i Suffa, İslâmın misafirleriydi. Ne âileleri, ne de mal mülkleri vardı. Resûlullah'a bir hediye geldiği zaman hem kendisine ayırır, hem de onlara gönderirdi. Kendisine, ehline verilmesi için gönderilen sadakaların tamamını onlara gönderir, katiyyen kendisine bir pay ayırmazdı.
"Resûlullahın Ehl-i Suffayı dâveti beni üzdü. Ben, bu kaptaki sütü tek başıma içer de, bununla epeyce bir müddet idare ederim, diye umuyordum. Kendi kendime, 'Ben elçiyim. Suffa ehli gelince onlara sütü ben taksim ederim' dedim. Bu durumda sütten bana hiçbir şey kalmayacağını biliyordum. Fakat, Allah Resûlunün emrini yerine getirmekten başka çare de yoktu.
"Gidip, onları çağırdım. Geldiler. Müsâade isteyip oturdular.
"Peygamberimiz (a.s.m.), 'Ebû Hüreyre, kabı al ve onlara süt ikrâm et' buyurdular.
"Süt kabını alıp, dağıtmaya başladım. Herbiri kabı alıyor, doyuncaya kadar içiyor, sonra arkadaşına veriyordu. Suffa ehlinin sonuncusu da içtikten sonra, kabı Resûlullaha verdim. Aldı. İçinde sadece azıcık süt kalmıştı. Başını kaldırarak bana bakıp gülümsedi ve 'Ebû Hüreyre,' dedi.
"'Buyur, yâ Resûlallah,' dedim.
"'Süt içmeyen ikimiz kaldık,' buyurdu.
"'Evet, yâ Resûlallah' dedim.
"'Otur sen de iç' buyurdular. Oturup içtim.
"'Biraz daha iç', dedi. İçtim. Yine içmem için ısrar etti. 'Daha daha,' diyordu. Nihayet, 'Seni hak din ile gönderen Allah'a yemin olsun ki, içecek yerim kalmadı' dedim.
"'O halde bardağı bana ver' buyurdu. Verdim. Allah'a hamd ve senâ etti. Sonra Besmele çekerek geri kalanını da kendisi içti."437
430. Tecrid Tercemesi, 7/47
431. M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili 2/941
432. Tabakât, 8/25
433. M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili 2/941
434. Müslim, 3/117
435. M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili 2/940
436. Bakara Sûresi, 273
437. Buhari, 4/89; Tirmizi, 4/648-649
Yorum (yok) Yorum yaz!
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)'in Hayatı
30/5/2007 ·
MEKKE DEVRİNİN BİR HÜLÂSASI
Resûl-i Ekrem Efendimizin Medine'ye hicretleriyle on üç senelik Mekke devri geride kalmış oluyordu. İslâm tebliğ tarihinde mühim bir yer işgal eden bu devreyi burada tekrar özetlemek, hususan Peygamber Efendimizin bu devredeki tebligatını bir kere daha nazara vermekte bir çok faydalar vardır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Miladi 610 yılında Cenâb-ı Hak tarafından peygamber olarak vazifelendirildiği zaman o günün Arap cemiyeti bütün dünya ile birlikte tarihinin en karanlık ve vahşetli devrini yaşıyordu. İçinde bulunduğu cemiyeti ve bütün insanlığı bu zulmet ve vahşetten kurtarma vazifesi ise Efendimizin omuzuna tevdi ediliyordu.
Onu peygamber olarak gönderen Cenâb-ı Hak, aynı zamanda İslâmı neşretme ve yaşayıp yaşatma vazifesinde nasıl hareket etmesi gerektiğini de bildiriyordu. Peygamber Efendimiz de bu emirlere göre hareket tarzını tayin ve tesbit ediyordu.
Hayata her yönüyle yep yeni bir düzen ve şekil vermeye müteveccih bir tebligâtın pek kolay olmayacağı muhakkaktı. Hele o zamanın vahşi âdetlerine son derece mutaassıp ve inatçı Arap cemiyeti içinde bu işin daha da güç olacağında şüphe yoktu.
İçinde yaşadığı cemiyetin hususiyetlerini, mizaç ve fikirlerini çok iyi bilen Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu sebeple peygamberlikle vazifelendirilir vazifelendirilmez ortaya atılıp açıktan dâvete girişmedi. Peygamberliğini ve İslâm dinini açıktan ilân etmedi. Bunun yapılabilmesi için zamana ihtiyaç olduğu kadar, lehte de bazı şartların doğması gerekiyordu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz îmân ve İslâma dâvete ilk önce en yakınlarından başladı. İlk defa zevcesi Hz. Hatice-i Kübrâya anlattı. Hz. Hatice onun peygamberliğini tasdik ederek derhal Müslüman oldu. Daha sonra yine en yakını olan ve dört beş yaşlarından beri yanında ve terbiyesinde bulunan Hz. Ali'yi İslâma dâvet etti. O da İslâmla müşerref oldu. Bundan sonra âilesi dışında en çok güvendiği Hz. Ebû Bekir geliyordu. Hz. Ebû Bekir vasıtasıyla da birçok kimse İslâma girdi.
Gizli dâvet devresinde Peygamber Efendimiz bizzat son derece tedbirli ve ihtiyatlı davrandığı gibi, ilk Müslümanlara da aynı tedbir ve ihtiyatı göstermelerini ısrarla tavsiye ediyordu. Ebû Zerr-i Gıfarî Müslüman olduğu zaman ona tavsiyesi şu olmuştu: "Yâ Ebâ Zerr, sen şimdi bu işi gizli tut ve memleketine dön, git! İşi açığa vurduğumuzu haber aldığın zaman gel."383
Efendimizin bu tavsiyesindeki hikmet ve sebebi, îmânından gelen coşkunlukla bir anda düşünemeyen Ebû Zerr, henüz zamanı değilken, Mescid-i Harama gidip açıktan açığa Müslümanlığını ilân ederken, müşriklerin öldürücü darbelerinden ancak Hz. Abbas'ın yardımıyla kurtulabilmişti.384
Hz. Resûlullah, tam 3 sene böyle gizlice tebligâtına devam etti. Bu zaman zarfında İslâm safında yer alanların sayısı ancak 30 kadardı.Bu devre, "Önce en yakın akrabalarını azaptan sakındır"385 meâlindeki âyet-i kerimenin nazil olmasıyla sona erdi. Bundan sonra Efendimiz, emr-i İlâhi gereğince en yakın akrabalarını İslâm ve îmâna dâvet etmeye başladı. Önce, Abdülmuttaliboğullarını bir araya toplayıp onlara davasını anlattı.
Bundan sonra tebliğ dâiresini biraz daha genişletti ve ilk defa Safâ Tepesinden Mekkelilere seslendi. Onları Allah'ın birliğine îmâna ve peygamberliğini tasdike dâvet etti. Bu dâvete icabet edenler çıkmadığı gibi, üstelik Ebû Leheb işi daha da ileriye götürerek Efendimize hakarete yeltendi. Fakat Peygamber Efendimiz îmân ve İslâmı anlatmaktan, insanları Allah'ın birliğine îmâna ve risâletini tasdike, ara vermeden bütün gayretiyle devam etti.
Cenâb-ı Hak indirdiği âyet-i kerimelerle, İslâmı neşretme ve yaşayıp yaşatma vazifesinde Peygamberimizin hareket tarzını da tesbit ediyordu.
Mekke'de nazil olan âyetlerin özellikle iki ana hedefi vardı: (1) Allah'ın varlık ve birliğine, (2) Ba'se, yâni öldükten sonra tekrar dirilmeye îmânı, akıl, kalb ve ruhlara nakşetmek.
Peygamber Efendimiz de, mesâisini bu iki ana hedef üzerine teksif etmişti. İnsanları Allah'ın varlık ve birliğine îmâna dâvet ediyor, onlara öldükten sonra tekrar dirileceklerini ve kabirden sonra yeni bir hayatın başlayacağını haber veriyordu.
Bunlardan başka da Peygamberimizin karşı karşıya bulunduğu ve halletmesi gereken meseleler vardı. Fakat, en önemlisi bunlardı. Bunlar halledilmedikçe halkın zihninde, kalb ve ruhunda bu iki muâzzam mesele tesbit edilmedikçe diğer içtimâi meselelerin halli de mümkün değildi. Nitekim o, bilâhere bu meseleri teker teker halletmek yolunu tuttu ve bunda muvaffak da oldu.
Peygamberimiz herşeyden önce, Allah'tan aldığı emir gereği bütün enerjisini, cemiyetin noksan bulunan temel anlayışı te'sis etmeye, bütün insanlığı Allah'a îmâna ve ona mutlak itâate hasretti. Çünkü, şirk inancını kafalardan sökmedikçe hak ve hakikatı kalblere yerleştirmek mümkün değildi. Bu temelde bozukluk olunca hiç bir İslâm davası muvaffak olamazdı.
Bunun içindir ki, Hz. Resûl-i Ekrem, insanlığın en asil hissiyatına ve ahlâk duygusuna hitap ederek, bu kâinatın yegane Hâlık ve Mâlikinin Allah olduğunu telkin ile işe başladı. Onun iradesinden başka itaat edilecek, önünde baş eğilecek hiç bir kuvvet ve kudret bulunmadığını ortaya koydu. Bunu tebliğ ederken de dâvasından tâviz vererek hemen bir muhit hazırlamak veyahut hâkim bir kuvvete dayanmak gibi bir şeye lüzum hissetmedi. Doğrudan doğruya insanlığa "Tevhid" inancını sundu. "Lâ ilâhe illallah deyiniz, kurtulunuz" diye insanlığa hitap etti.
Resûl-i Ekrem Efendimizin bu dâveti haliyle cemiyete hâkim durumda bulunan kuvvetli, zengin ve nüfûzlu kimselerin işine gelmedi. Dünyanın zâhiren tatlı, fakat mânen zehirli bir bal hükmünde olan gayr-ı meşru lezzetlerinden vazgeçmek istemiyorlardı. Açıkçası, menfaatlarının devamını, eski yaşayışlarının idâmesinde görüyorlardı. Bu sebeple Peygamber Efendimize (a.s.m.) muhalefete başladılar.
Önceleri, Peygamber Efendimizi cemiyetten tecrid etmek, kendi başına bırakmak, anlattıklarını ciddiye almamak ve onunla istihza etmek yoluna gittiler. Ne var ki, onun telkin ettiği muazzam hakikatların etrafındaki mü'minler halkası günden güne genişliyordu. Bunu görünce telaşlandılar. Bu sefer taktik değiştirdiler. Aleyhte propagandaya başladılar. Türlü türlü iftirâ ve isnadlara kalkıştılar. Resûl-i Ekrem Efendimize "sâhir, kâhin, şâir" dediler. Fakat bunların hiç birisi tutmadı. Bu iftira ve isnadlarına rağmen hak ve hakikata inanmışların saflarının sıklaştığını gördüler.
Bu sefer açık ve tecavüzkâr hareketlere teşebbüs ettiler. Peygamber Efendimizle Müslümanları Kâbe'de namaz kılmaktan menediyorlar, üzerlerine mundar şeyler atıyor, namaz kılacakları, oturacakları yerlere ve gidip geldikleri yollara dikenler saçıyorlardı. Zâif, fakir ve kimsesiz Müslümanları zulüm, işkence altında inletiyorlardı. Bazıları bu işkenceler altında can vererek yüce şehâdet mertebesine ulaşıyordu.
Bu duruma tahammül etmek oldukça zordu. Üstelik Müslümanlar sayıca az, kuvvetçe zayıf bulunuyorlardı. Bu sebeple yapılan eziyet ve hakaretlere karşı koyma durumuna da giremiyorlardı. Böyle bir durum, yok olmalarını netice verebilirdi.
Bütün bu zorluklara ve her türlü aleyhteki şartlara rağmen Hz. Resûlullah, durmadan dinlenmeden İslâm dinini tebliğ ediyordu. Sâir Müslümanlar gibi o da müşriklerin eziyet, işkence ve hakaretlerine maruz kalıyordu. Fakat buna rağmen Allah'tan aldığı emir gereği sabrediyor ve dâvasını tebliğden asla vazgeçmiyordu.
Cenâb-ı Hak, işkence, eziyet ve hakaretlerin her türlüsüne maruz kalan Müslümanlara, gönderdiği âyet-i kerimelerle devamlı sabrı tavsiye ediyordu. "Sabret; Allah'ın vaadi haktır. Gerçekten îmân etmiş olmayanlar sakın sana sabırsızlık ve gevşeklik vermesin."386
Bir başka âyet-i kerimede Efendimize şöyle hitap ediliyordu:
"Sen güzel bir sabırla sabret"387
Bütün bu emirler gereği Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Mekke devrinde kendisine yapılan haksız muâmelelere aynıyla cevap vermediği, mukabele-i bilmisilde bulunmadığı gibi, mü'minlere de uğradıkları eziyetlerden dolayı fevri hareket etmemelerini ve herhangi bir maddi mukabeleye girişmemelerini emir ve tavsiye ediyordu.
Bunun en açık bir misali Yâsir âilesine yaptığı tavsiyedir.Bir gün, Yâsir âilesine toptan işkence ediliyordu. O sırada Peygamber Efendimiz onları görünce, "Sabredin, ey Yâsir âilesi! Sizin mükafâtınız Cennettir"388 buyurmuştu.
Yine bir gün uğradığı eziyet ve işkencelerden âdetâ bunalan Habbab bin Eret (r.a.) kendisine şikâyette bulunduğunda Peygamber Efendimiz şu cevabı vermişti:
"Sizden önce yaşayanlar arasında öyleleri vardı ki, bazılarının vücutları kemiklerine kadar demir taraklarla tarandığı, bazılarının gövdeleri başlarının ortasından testerelerle ikiye bölündüğü halde, bu yapılanlara yine de sabrettiler, îmânlarından vazgeçmediler. Allah, muhakkak İslâmiyeti tamamlayacak ve üstün kılacaktır. Öyle ki, hayvanına binip San'a'dan Hadremut'a kadar tek başına giden bir kimse Allah'tan başkasından korkmayacak, koyunları hakkında da, kurt saldırmasından başka hiç bir korku duymayacaktır. Fakat, siz acele ediyorsunuz."389
Yine İkinci Akabe Bîatı sırasında Medineli Müslümanlardan biri, "Yâ Resûlallah! İstersen, yarın sabah kılıcımızı sıyırır Mina'da bulunan halkın üzerine yürürüz" dediği zaman Peygamber Efendimiz, "Hayır. Bize henüz bu şekilde hareket etmemiz emrolunmadı" cevabını vermişti.
Görülüyor ki, Peygamber Efendimiz ve Müslümanların Mekke devrinde en büyük silahları her şeye rağmen "sabır"dı.
Nitekim bu sabrın müsbet neticeleri kısa zamanda görüldü. İşkenceye uğrayan Müslümanlar lehinde müsbet bir hava uyandı. Bu havanın tesiriyle, Müslümanlar safında yer alanlar bile oldu. Hz. Hamza, böyle bir durum sonunda İslâmla şereflenmişti.
Hz. Hamza, birgün Ebû Cehil ve birkaç müşrikin Peygamberimize hakaret ettiğini duymuştu. Son derece hiddete gelmiş ve doğruca Kâbe'nin yanında bir topluluk içinde oturan Ebû Cehil'in yanına vararak yayını kaldırıp şiddede başına çalmış, başını yarmış ve "Sen misin ona sövüp sayan? İşte ben de onun dinindeyim. Onun söylediklerini söylüyorum. Kendine güveniyorsan, ona yaptıklarını bana da yap göreyim" demişti. Sonra Peygamberimizin yanına varmış ve Müslüman olmuştu.390
Müşrikler bir ara Müslümanlar üzerindeki baskı ve işkencelerini öylesine arttırdılar ki, Peygamber Efendimiz Mekke'nin münasip bir yerinde ibadetlerini rahatça yapabilecek ve İslâmiyeti serbestçe yayabilecek bir yer bulmak zorunda kaldı. Bunun için Erkam bin Ebi'l-Erkâm'ın evini merkez yaparak hizmetine burada devam etti. Burada bir çok kimse Müslüman oldu.
Peygamber Efendimizin herşeye rağmen dâvasını anlatmaktan vazgeçmediğini gören müşrik ileri gelenleri bu sefer amcası Ebû Tâlib vasıtasıyla işi halletme yoluna gitmek istediler. Ona başvurarak, "Yâ Ebâ Tâlib! Kardeşinin oğlunu ya bu dâvasından vazgeçir; bizim ilâhlarımızı kötülemesin. Ya da onunla aramızdan çekil" dediler.
Ebû Tâlib durumu anlatınca Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ona şu cevabı verdi:
"Amca! Vallahi, bu işi bırakmak için güneşi sağ elime ayı da sol elime koyacak olsalar, ben yine onu bırakmam. Ya Allah Teâla, onu bütün cihana yayar, vazifem biter; ya da bu yolda ölür, giderim."391
Müşrikler artık Resûl-i Kibriyâ Efendimizi tehditlerle, baskı ve zorla dâvasından vazgeçiremeyeceklerini kesinlikle anlamışlardı.
Yine takdik değiştirdiler. Efendimize mal, mülk, servet, makam ve reislik teklif ettiler. Fakat Resûlullahın bunların hiç birine iltifat etmediğini ve aynı hızla İslâmiyeti anlatmaya devam ettiğini gördüler.
Resûl-i Ekrem ve Müslümanların, başından beri müşriklerin eziyet, hakaret, işkence ve su-i kastlarına sabır ile mukabele ettiklerini belirtmiştik. Ne var ki, sabrın da bir hududu vardı. Müslümanlara revâ görülen eziyet ve işkenceler de artık sabır hududunu aşma raddesine gelmişti. Bu sebeple Resûl-i Ekrem Efendimiz, Habeşistan'a hicret etmelerini tavsiye buyurdu: "Habeşistan'a gidin. Zira orada çok âdil bir hükümdar var. Onun yanında kimseye zulmedilmez, orası adâlet ve doğruluk diyarıdır. Allah bu durumdan bir çıkış yolu yaratıncaya kadar orada kalın!"392
Bunun üzerine dinlerini yaşamak ve neşredebilmek gayesiyle Müslümanlar iki kafile halinde Habeşistan'a hicret ettiler.
Her zaman olduğu gibi, bu safhada da Peygamber Efendimiz, kemiyetten ziyade keyfiyete, tabiri câizse vasıflı ve nüfuzlu kimseler kazanmaya daha çok ehemmiyet veriyordu: "Allah'ım! Bu dini Ömer ibn-i Hattab veya Amr bin Hişam (Ebû Cehil) ile kuvvetlendir" duâları bunun açık bir misalidir.
İçinde bulundukları cemiyetin ileri gelenlerinden olan Ömer bin Hattab da, Ebû Cehil de İslâmiyetin en şiddetli düşmanı, Peygamber Efendimizin en ateşli muarızı idiler. Bu ikisinden birinin Müslüman olması demek, İslâm dâvası önündeki engellerin büyük ölçüde ortadan kalkması demekti. Nitekim, bu duâdan kısa zaman sonra Hz. Ömer Müslümanlar safında yer alınca İslâmiyetin ilân ve kuvvet bulmasına vesile oldu. Müşrikler, Müslümanlar üzerindeki baskı ve işkencelerini bir derece gevşetme mecburiyetinde kaldılar. Müslümanlar da artık, kenarda köşede saklanmaya, ibadetlerini korku içinde gizli gizli yapmaya lüzum hissetmemeye başladılar.
Aradan bir müddet geçtikten sonra Efendimizi himayesinde bulunduran amcası Ebû Tâlib'in vefatını müşrikler fırsat bildiler. Tecâvüzlerini kat kat arttırdılar. Hz. Resûlullahın durumu aleyhinde artan bu gayretler neticesinde son derece müşkil bir hal almıştı. Evinden nadiren çıkar olmuştu. Bu vaziyet karşısında dini neşretmek için Mekke'den daha emin bir yer temin etmek maksadıyla Taif'e gitti. Ne var ki, buradaki bütün temaslarına rağmen istediği zemini bulamadı. Dâvetine icabet etmeyen Tâifliler üstelik onu taşladılar, kan revan içinde bıraktılar. Buna rağmen âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz onlara bedduâ etmedi ve "Rabbimden istediğim müşriklerin sulbünden bu dine hizmet edecek kimseler halketmesidir" diye niyazda bulundu.
Peygamber Efendimizin Mekke'de, İslâmın ilk senelerinde göze çarpan mühim diğer hareketi, her yıl hac mevsiminde Mekke'ye gelen kabileler ile gizlice görüşerek, onlara Kur'an okuması ve İslâm dininin esaslarını telkin etmesi idi. Kabileler arasında dolaşması esnasında da Kureyşli müşrikler yine peşini bırakmayarak türlü türlü iftira ve isnadlarla halkı onu dinlemekten vazgeçirmeye çalışıyorlardı.
Fakat, onların bütün bu gayretleri boşa çıktı. Resûlullahın gönüllerin fethi ile büyüyen dâvası gittikçe yayılıp Mekke'nin dışına taştı ve Medine ufuklarında parlamaya başladı.
Hicret ile de Müslümanlar için yep yeni bir devir başlamış oldu.
383. Tabakât, 4/214-219; Müslim, 7/156
384. Tabakât, 4/219
385. Şuâra Suresi, 214
386. Rum Sûresi, 60
387. Meâric Sûresi, 5
388. Sîre, 1/342
389. Buharî, 2/321
390. Sîre, 1/311-312; Tabakât, 3/9-12
391. Sîre, 2/244-245; Ravdü'l-Ünf, 1/170-171
392. Sîre, 1/344; Taberî, 2/222
__________________
MEDİNE ve AHALİSİ
Resûl-i Ekrem Efendimizin hicretiyle Medine, İslâm merkezi haline gelmiş oluyordu. Bu bakımdan o zamanki Medine ve ahalisi hakkında kısaca mâlumat vermekte fayda vardır.
Şimdiki gibi o zaman da Medine, Arabistan Yarımadasının mühim şehirlerinden biri sayılıyordu. Vadi olan arazisi oldukça genişti. Vadi tamamen dağlarla çevriliydi. İklimi tatlı, arazisi münbitti. Havası güzel, suyu serin ve oldukça boldu. Yağışı Mekke'den fazlaydı.
Hz. Resûlullahın hicretine kadar şehir Yesrib ismini taşıyordu. Bu adı, buraya ilk gelip yerleşen "Yesrib" isimli Amalikalidan aldığı söylenir.393 Ancak, bu kelimede "fesad" mânâsı bulunduğundan Peygamberimiz bu ismi beğenmedi ve onu "Medine" diye değiştirdi. Artık Müslümanlar arasında şehir "Yesrib" diye değil, "Medine" adıyla anılmaya başladı. Bir ara "Medinetü'n-Nebî" diye anıldıysa da, sonraları sadece "Medine" olarak kaldı. Tarihçiler Medine'nin 94 kadar ismi bulunduğunu kaydederler ve bunları teker teker zikrederler.
Medine'de Müslümanlardan başka Yahudî ve Hıristiyanlar da oturuyordu. Bu bakımdan nüfusu kalabalık bir şehirdi. O zamanki nüfusunun 10 bin civarında olduğu tahmin edilmiştir.
Buradaki Müslümanlar Evs ve Hazreç kabilelerine mensup idiler. Evs ve Hazreç adındaki iki kardeşten üreyip çoğalan bu iki kabile arasında Arapların seciyeleri icabı ihtilâflar, kavgalar ve çarpışmalar birbirini kovalamıştı. Bu dahili muharebelerin sonuncusu Buâs Harbi idi ki, yüz yirmi sene devam etmiş ve Efendimizin Medine'ye hicretlerinden beş sene kadar önce son bulmuştu. Bu kanlı muharebede her iki taraftan da en namlı bahadırlar ölmüş veya malûl düşmüşlerdi. İşte Ensar böyle perişan bir vaziyette iken Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hicreti vuku bulmuştu.
Hicret-i Nebevî ile bu iki kardeş arasındaki düşmanlık, eski uhuvvet ve muhabbetle kayboldu. Dargınlık ve kırgınlıklar tamamen ortadan kalktı. İki taraf şâirlerinin okudukları kahramanlık ve şecâat destanları Arap edebiyatını dolduran ve senelerce kadınlar, çocuklar tarafından terennüm edilen bu asırlık düşmanlığın yeni bir uhuvvete dönmesi, hiç şüphesiz Cenâb-ı Hakkın, Sevgili Efendimize ihsan ettiği bir armağanıdır.394
Hz. Âişe (r.a.) der ki: "Buâs günü, Allah'ın kendi Resûlü (a.s.m.) için hazırladığı bir gündür ki, bu muharebenin neticesi üzerine Resûlullah (a.s.m.) Medine'ye hicret etmiştir. Öyle ki, hicret sırasında birbirleriyle çarpışmış Evs ve Hazreç'lerin cemiyetleri dağılmış, eşrafı öldürülmüş ve yaralanmıştı. Bu perişanlık üzerine Allah, birbirleriyle çarpışıp durmuş olan Ensar'ın İslâm camiâsına girmeleri için bu günü Resulüne hazırlamıştır."395
Buradaki Yahudiler ise üç kabileye mensup idiler: Beni Kaynuka, Beni Kurayza ve Beni Nadr.
Şehirde sayıları en az olan Hıristiyanlardı. Bunlar İslâmın Medine'de hızla yayılışı karşısında tahammül edemediler ve kısa bir zaman sonra Medine'den ayrıldılar. Uhud Savaşında müşrikler safında Müslümanlara karşı savaşan bu Hıristiyanlar, sonraları Bizans'a sığınmışlardır.
Siyasî hayat itibariyle Medine, o sırada ibtidaî denecek bir seviyede idi. Henüz kabile hayatı yaşanıyordu. Tıpkı müşrik Araplarda olduğu gibi, Yahudilerde de her kabile kendi başına müstakil bir topluluk teşkil ediyordu. Kendi reislerinden başka hiç bir otorite kabul etmiyorlardı.
Burada, eşitlik mefhumundan ve tatbikatından da uzak bir hayat tarzı hâkimdi. Meselâ, güçsüz kabilelere ödenen diyet, güçlü ve nüfuzlu kabilelere ödenen diyetin yarısı idi. Cemiyet hayatı kanunlardan mahrum bulunuyordu. Gerektiğinde hakemler seçiliyor ve bu hakemlerin şahsî kanaat ve görüşlerine göre hüküm ve kararlar veriliyordu. Okuma yazma bilenlerin sayısı oldukça azdı.
İşte Peygamber Efendimiz coğrafi, siyasî, içtimâî yönleriyle ana hatlarını anlattığımız böyle bir şehre hicret edip gelmişti. Önünde mühim vazifeler vardı ve halli gereken çok ağır meseleler kendisini bekliyordu.
Abdullah bin Selâm'ın Müslüman Olması
Hz. Yusuf'un (a.s.) sülâlesinden olan Abdullah bin Selâm, Medine Yahudîlerinin ileri gelen âlimlerinden biri idi.
Büyük bir âlim olan babası Selâm'dan birçok şeylerle birlikte, Tevrât'ı ve tefsirini öğrenmişti. Ayrıca babası âhirzamanda gelecek peygamberin sıfat ve alâmetleriyle yapacağı işleri de kendisine anlatmış ve "Eğer, o Hârun neslinden gelirse, ona tâbi olurum. Yoksa tâbi olmam" demişti. Selâm, Efendimiz henüz Medine'ye gelmeden önce vefât etmişti.
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin Medine'ye gelişini Müslümanlara müjdeleyen Yahudinin sesini Abdullah bin Selâm da işitmiş ve kendisini tutamayarak, "Allahü Ekber" deyip tekbir getirmişti.Bunu duyan halası, "Allah seni umduğuna erdirmesin! Vallahi, Mûsa Peygamberin geleceğini duymuş olsaydın bundan fazlasını yapmazdın" diyerek ona çıkışmıştı.
Abdullah ise, "Ey hala! Vallahi, gelen onun kardeşidir. O da onun gibi bir peygamberdir!" demişti.Bunun üzerine halası, "Yoksa kıyâmete yakın gönderileceği bize haber verilen peygamber bu mudur?" diye sormuştu. Abdullah, "Evet" cevabını verince de, "Öyle ise davranışında haklısın" demişti.396
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Medine'ye teşrif buyurdukları zaman, Abdullah bin Selâm da onu görmek için gitmiş ve Efendimizin nûrlar saçan mübârek simasını görünce, "Şu simâda yalan yok! Şu yüzde hile olamaz" diye kendi kendine söylenmişti.397
Peygamberimize Soru Sorması ve İslâmı Kabulü
Resûl-i Ekrem Efendimiz henüz Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretlerinin evinde misafir kaldığı bir sıradaydı. Abdullah bin Selâm da Efendimizi ziyarete geldi ve ona bir takım suâller sordu. Tevrat'tan sorduğu suâllerine yine Tevrat'a uygun cevaplar alınca şehâdet getirerek Müslüman oldu.398
Sonra da şöyle dedi:
"Yâ Resûlallah! Yahudî milleti iftiracı, yalancı bir millettir. Yarın benim Müslüman olduğumu duyunca türlü yalanlar uydurup iftirâda bulunurlar. Müslümanlığım duyulmazdan önce beni onlardan sorup mevkiimi tasdik ettiriniz!"
Peygamber Efendimiz, onu bir tarafa gizleyip Yahudî ileri gelenlerinden bazılarını dâvet etti ve onlara, "Ey Yahudî cemaâtı, siz benim Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğumu pek iyi bilirsiniz. Ben hak dinle geldim, Müslüman olunuz" dedi.
Yahudîler, "Biz, senin peygamber olduğunu bilmiyoruz" diye karşılık verdiler ve bu sözlerini üç sefer tekrarladılar.Bundan sonra Resûl-i Ekrem, "Sizin içinizde Abdullah bin Selâm adında birisi var, o nasıl bir kişidir?" diye sordu.
Yahudîler, "O, bizim içimizde hayırlı bir babanın oğludur. Kendisi de, babası da en faziletlimiz, en âlimimizdir" diye şehâdet ettiler.
Resûlullah, "Abdullah bin Selâm Müslüman olursa siz ne dersiniz?" diye sordu.
Yahudîler, "Hâşâ! Abdullah İbn-i Selâm, hiç bir vakit Müslüman olamaz" dediler. Efendimiz suâlini üç sefer tekrarladı. Onlar, her seferinde de aynı inkârî cevabı verdiler.Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Abdullah İbn-i Selâm'ı yanına çağırdı, "Yâ İbn-i Selâm, gel!" buyurdu.
Abdullah saklı bulunduğu yerden çıktı ve kelime-i şehâdet getirerek Müslüman olduğunu ilân etti.
Yahudilere de, "Ey Yahudî cemâatı! Allah'dan korkunuz! Size geleni kabul ediniz. Vallahi, siz de bilirsiniz ki; o yanınızdaki Tevrat'ta ismini ve sıfatını bulduğunuz Resûlullahdır" diyerek onları İslâma dâvet etti.399
Fakat Yahudîler, "Sen yalan söylüyorsun! Sen şerir oğlu şerîrimizsin" dediler ve onu, kıymetini düşürmek için türlü türlü kusur ve kabahatlar isnad ederek kötülediler.Abdullah bin Selâm, "Yâ Resûlallah! Korktuğum işte bu idi. Ben, sana onların gaddar, yalancı, fâcir ve müfteri bir millet olduğunu haber vermemiş miydim? İşte dediğim çıktı!" dedi.400
Resûl-i Ekrem, Yahudîleri huzurundan çıkardı. Abdullah bin Selâm ise evine gitti. Onun dâveti ile bütün ev halkı ve halası da Müslüman oldu.401
Yahudîlerin bazı ileri gelenleri Abdullah bin Selâm'ı türlü türlü desise ve sözlerle Müslümanlıktan vazgeçirmeye çalıştılarsa da muvaffak olmadılar.
Abdullah bin Selâm'la birlikte bir çok Yahudî âlimi de samimi olarak İslâmı kabul edip Müslümanlıkta sebât gösterdiler. İman etmeyen diğer Yahudî âlimleri ise, "Muhammed'e bizim şerlilerimiz tâbi oldu. Eğer hayırlı olsalardı atalarının dinini terketmezlerdi" diye ileri geri konuşmaya başladılar.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak indirdiği âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurdu:
"Ancak onların hepsi bir değildir. Kitap ehlinden dosdoğru bir topluluk vardır ki, geceler boyu Allah'ın âyetlerini okurlar ve namaz kılıp secde ederler."402
Müşriklerin Tehdidi
Peygamberimiz ve Müslümanların Medine'de hürriyet ve huzurlu bir hayata kavuştuklarını gören müşrikler büsbütün rahatsız olup endişeye kapıldılar.
Medine'de onları rahat bırakmak istemiyorlardı. Mekke'de uyguladıkları, halkı Resûl-i Ekrem Efendimizden uzaklaştırma tarzını burada da tatbik etmek istiyorlardı. Bu maksatla onu himâyeye söz vermiş bulunan Ensara üst üste muhtıra mahiyetinde ağır dille yazılmış iki mektup gönderdiler. Mektuplarda, Ensarın bu himâyeden vazgeçmesi isteniyor, aksi takdirde başlarına gelecek her türlü hâdiseye razı olmaları gerektiğini belirtiyordu.
Fakat Kureyş müşriklerinin bu iki muhtırası da Medineli Müslümanlar üzerinde hiç bir menfi tesir meydana getirmedi. Bilâkis sert cevaplarla karşılandı. Böylece Mekkeli müşrikler, Medine'de korku ve tehditle kimseyi Hz. Resûlullahın aleyhine çeviremeyeceklerini de anlamış oluyorlardı.
Medinelilere gelen bu ihtar mektuplarından Peygamber Efendimiz de haberdâr olmuştu. Bu sebeple Medine devamlı teyakkuz halinde idi. Her an müşrik saldırısı olabilir ihtimaline binâen Resûl-i Ekrem Efendimiz, devamlı ihtiyatlı bulunuyor, Müslümanları da dikkatli ve tedbirli olmaya çağırıyordu. Bu yüzden uyumadıkları geceler bile oluyordu.
Gerçekten Medine'de Müslümanların durumu oldukça nazikti. Çünkü, buraya hicret etmekle Müşrik Arap kabilelerine boy hedefi olmuşlardı. Elbette, bunun karşısında her zaman uyanık bulunmak gerekiyordu. Müslümanlar en ufak bir gürültü, bir seslenişten dolayı hemen bir araya toplanıyorlardı.
Hatta bir gün, bir ses işitilmişti. Sesi duyan feryadı basmıştı. Her haslette zirvede olan Resûl-i Kibriyâ cesarette de zirve noktadaydı. Hemen kılıcını kuşanıp, atına atlayarak yanlarına varmış ve kendilerini teselli ve teskin etmişti. Enes bin Mâlik (r.a.) der ki:
"Ne zaman bir feryad kopsa, Resûlullahı atla oraya yetişmiş bulurduk."403
Mekkeli müşrikler Medineli Müslümanları Resûl-i Ekremin himâyesinden vazgeçirmek için sadece bu muhtıra mahiyetindeki mektupları göndermekle de kalmamışlardı. Bu meyanda bazı ekonomik tedbirlere de başvuruyorlardı. Ayrıca Medine'deki münafık ve Yahudîlerden bazılarını elde ederek, Müslümanlar arasına fitne ve fesad düşürmeyi de planlı bir şekilde yürütüyorlardı.
Bütün bunlara rağmen Medineli Müslümanlar Resûlullahı bağırlarına basmada, İslâmı yaşatmada, Muhacir Müslümanlara her türlü yardımda bulunmada zerre kadar tereddüde kapılmadılar ve geri durmadılar. Bilâkis daha ciddi ve samimi bir tarzda bu hizmetlerini devam ettirdiler.
393. Ravdü'l-Ünf, 2/16; Müslim, 4/120
394. Tecrid Tercemesi, 10/123
395. Buhari, 2/309
396. Sîre, 2/163; Belâzuri, 1/266
397. Tabakât, 1/235; İstiâb, 3/922; Mektubat, 92
398. Buharî, 2/335; Müsned, 3/108
399. Sîre, 2/164; Buhari, 2/335
400. Sîre, 2/164
401. A.g.e., 2/164
402. Âl-i İmrân Sûresi, 113
403. Tabakât, 1/373; Müslim, 7/72
__________________
MUHACİRLERLE ENSÂR ARASINDA KARDEŞLİK KURULMASI
Allah rızası için herşeyini bırakıp Medine'ye hicret etmiş bulunan Muhacir Müslümanlara, Medineli Müslümanlar muhabbet ve samimiyetle kucaklarını açmışlardı. Ellerinden gelen her türlü yardımı onlardan esirgememişlerdi, esirgemiyorlardı.
Ne var ki, Muhacirler Medine'nin havasına, âdetlerine ve çalışma şartlarına alışkın değillerdi. Mekke'den gelirken de beraberlerinde hiç bir şey getirmemişlerdi. Bu sebeple, Medine'nin çalışma şartlarına ve kendilerine her türlü yardımda bulunduklarından dolayı Ensar adını alan Medineli Müslümanlara ısındırılmaları gerekiyordu.
Nitekim, Medine'ye hicretten 5 ay sonra Resûl-i Ekrem, Ensar ile Muhaciri bir araya topladı. Kırk beşi Muhacirlerden kırk beşi de Ensardan olmak üzere 90 Müslümanı kardeş yaptı.
Peygamber Efendimizin kurduğu bu kardeşlik müessesesi, maddî mânevi yardımlaşma ve birbirlerine vâris olma esasına dayanıyor, bu suretle Muhacirlerin yurtlarından ayrılmalarından dolayı duydukları keder ve üzüntüyü giderme, onları Medinelilere ısındırma, onlara güç ve destek kazandırma gayesini güdüyordu.404
Kurulan bu kardeşlik müessesesine göre, Medineli âilelerden herbirinin reisi, Mekkeli Müslümanlardan bir âileyi yanına alacaktı. Mallarını onlarla paylaşacaklar, beraber çalışıp beraber kazanacaklârdı.
Resûlullah Efendimiz, rasgele iki Müslümanı bir araya getirmemişti. Bilâkis, bir araya getireceklerin durumlarını inceden inceye tetkik ederek, uygun bulduklarını birbirine kardeş yapmıştı. Meselâ, Selman-ı Farisî ile Ebu'd-Derdâ, Ammar ile Huzeyfe, Mus'ab ile Ebû Eyyub Hazretleri arasında mizaç, zevk, hissiyât itibarıyla tam bir ahenk vardı.405
Bu kardeşlik sayesinde, Allah ve Resulünün muhabbetinden başka herşeylerini geride bırakmış bulunan Muhacirlerin iâşe ve iskân meseleleri de hal yoluna girmiş oluyordu. Ensardan herbiri, Muhacirlerden birini evinde barındırıyor, beraber çalışıyor, beraber yiyorlardı. Bu, neseb kardeşliğini fersah fersah geride bırakacak bir kardeşlikti, îmân ve din kardeşliği idi. Medineli Müslümanlar, yâni Ensar, herşeylerini bu garip, bu kederli, bu yurtlarından uzak bulunmanın hüznünü duyan Müslümanlarla paylaşıyorlardı. Medineli biri vefât edince, Muhacir kardeşi akrabalarıyla birlikte ona vâris oluyordu.406
Yine, kurulan bu kardeşlik sayesinde büyük bir içtimâi yardımlaşma da temin edilmiş oldu. Muhacir Müslümanlar, sıkıntıdan kurtuldu. Medineli herbir Müslüman kardeş olduğu Mekkeli Müslümana malının yarısını veriyordu. Muhacir kardeşlerine karşı misafirliğin, cömertliğin, kadirşinaslığın, insanlığın en yüce derecesini göstermekten zevk alıyorlardı.
Medineli Müslümanlar, bunlarla da kalmadılar. Resûlullahın huzuruna çıkarak fedakârlıklarını gösteren şu teklifte bulundular:
"Yâ Resûlallah! Hurmalıklarımızı da, Muhacir kardeşlerimizle aramızda bölüştür!"
Ancak, Muhacirler o âna kadar ziraatle meşgul olmamışlardı. Zirâat işlerini pek bilmiyorlardı. Bunun için Peygamberimiz, Muhacirler namına Ensarın bu teklifini kabul etmedi.
Fakat, Medineli Müslümanlar buna da bir çare buldular. Zirâattan anlamayan Muhacir Müslümanlar, sadece tımar ve sulama işlerini yapacaklar, onlar da ekip biçeceklerdi. Sonunda çıkan mahsul ortadan pay edilecekti. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu teklife razı oldu.407
Tarih, bir çok göçlere şahid olmuştur. Ama, böylesine mânâlı, böylesine ulvî bir hicreti, dışardan gelenle yerlileri arasında böylesine birbirlerine can u gönülden sarılma, birbirleriyle muhabbetle kaynaşma, birbirleriyle samimiyetle kucaklaşmayı o ana kadar görmüş değildi. Bir daha da göremeyecektir. Bu samimi kaynaşmadan muazzam bir kuvvet doğuyordu. Öylesine bir kuvvet ki, kısa zamanda bütün Arabistan herşeyiyle onlara boyun eğmek mecburiyetinde kalacaktı.
Muhacirler, "Ensar kardeşlerimiz bize mal mülk verdi, iâşemizi temin etti" diyerek boş oturmuyorlardı. Bu, îmânlarından gelen gayrete zıttı. Herbiri elinden gelen gayreti göstererek, mümkün oldukça kimseye yük olmamaya çalışıyordu.
Bunun en canlı örneği, Sa'd bin Rebi'nin yaptığı teklife Cennetle müjdelenen 10 Sahabîden biri olan Abdurrahman bin Avf'ın verdiği cevaptır.
Resûl-i Ekrem tarafından birbirlerine kardeş tayin edilen Sa'd bin Rebi, Abdurrahman bin Avf'a, "Ben, mal cihetiyle Medineli Müslümanların en zenginiyim. Malımın yarısını sana ayırdım" demişti.
Büyük Sahabî Abdurrahman bin Avf'ın verdiği cevap yapılan teklif kadar ibretliydi:
"Allah sana malını, hayırlı kılsın. Benim onlara ihtiyacım yok. Bana yapacağın en büyük iyilik, içinde alış veriş yaptığımız çarşının yolunu göstermendir."408
Ertesi sabah, Kaynuka çarşısına götürülen Hz. Abdurrahman bin Avf yağ, peynir gibi şeyler alıp satarak ticarete başladı. Resûl-i Ekremin, malının çoğalması ile bereketlenmesi hususundaki duâsına da mazhar olduğundan çok geçmeden epeyce bir kazanç elde etti ve kısa zamanda Medine'nin sayılı tüccarları arasında yer aldı. Şöyle derdi:
"Taşa uzansam, altında ya altın, ya da gümüşe rastladığımı görürüm!"409
Resûl-i Ekrem Efendimizin duâsı bereketiyle fazlaca servet elde eden Hz. Abdurrahman bin Avf, sadece bir defasında 700 deveyi yükleriyle beraber "Fîsebilillah" tasadduk etmişti.
Hz. Abdurrahman gibi bir çok Mekkeli Müslüman, Medine'de kendilerine göre birer iş bulmuş ve kendi ellerinin emeğiyle saâdet içinde geçinmeye başlamışlardı.
Mekkeli Müslümanların, Medineli Müslümanlara yük olmayıp, alınlarının teriyle rızıklarını temin ettiklerini Hz. Ebû Hüreyre'nin ifâdelerinden de anlıyoruz. Bir gün kendisine nasıl olup da, diğer Sahabîlerden çok daha fazla hadis rivâyet ettiği sorulduğunda, meselemize ışık tutan şu cevabı vermişti:
"Medineli Müslümanlar çiftiyle, çubuğuyla, Muhacirler de çarşı pazarda alışverişle uğraşırken ben, Resûlullahın yanından ayrılmıyordum. Onun söylediklerini dinleyip, ezberliyordum. Onun duâsını almıştım."410
Kardeşliğin müsbet neticeleri
Kurulan bu kardeşlik kısa zamanda müsbet neticesini verdi. Cemiyetin muhtelif tabakaları bu kardeşlik sayesinde birbirleriyle kaynaştı. Bu kardeşlik, kabilecilik gurur ve adavetini de ortadan kaldırdı. Bu suretle niyetleri kudsî, gayeleri ulvî, içleri dışları nur, faziletli bir cemiyet meydana geldi.
Bu kardeşliğin diğer bir müsbet neticesi ise şu idi: Peygamber Efendimiz, herhangi bir sefere çıkacağı zaman, kardeşlerden birini beraberinde götürür, diğerini ise her iki âilenin mâişetini temin etmek, idaresini yürütmek için Medine'de bırakırdı. Böylece evleri sahipsiz ve hâmisiz kalmıyordu.
Ensarın, Muhacir kardeşlerine gösterdikleri bu eşsiz samimiyet, misafirperverlik, kadirşinaslık, cömertlik, fedakarlık ve feragâtı Cenâb-ı Hak indirdiği âyet-i kerimesiyle ilân edip bu davranışlarını medhetti:
"Daha önce Medine'yi yurt edinmiş ve îmânı kalblerinde yerleştirmiş olanlara gelince: Onlar, kendi yurtlarına hicret eden din kardeşlerini severler, onlara verilen şeyden dolayı gönüllerinde bir kıskançlık duymazlar ve kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ihtiraslarından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendisidir."411
Evet, kurulan bu ma'nevi kardeşlik hiç bir milletin tarihinde rastlanmayacak eşsiz bir şeref tablosudur. Bu kardeşlik neticesinde meydana gelen dayanışma, yardımlaşma, hayırseverlik, İslâmın inkişâfa başlaması dönemine rastlamış olması bakımından da oldukça mühim bir tesir icra etmiştir. "Hiç tereddüt etmeden denilebilir ki, çeyrek asır zarfında İslâm nûrunun âlemin her tarafına yayılması, İran'ın tamamen fethi, Doğu Roma İmparatorluğunun tehdid edilmesi hep bu dinî kardeşliğin resaneti [kuvvet] eseridir."412
Muhacirlerin Kendi Aralarında Kardeş Yapılması
Resûl-i Ekrem Ayrıca, Muhacir Müslümanlar arasında da kardeşlik kurdu.
Bir gün, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer elele tutuşmuş geliyorlardı. Bu samimi manzarayı seyreden Peygamber Efendimiz, yanındaki Sahabîlere, "Nebîler ve Resûllerden başka, bütün önceki ve sonrakilerden Cennetlik olanların kemâl çağına erenlerinden iki büyüğüne bakmak isteyen, şu gelenlere baksın" buyurdu, sonra da onları birbirine kardeş yaptı.
Resûl-i Ekrem, Mekkeli Müslümanları teker teker birbirlerine kardeş yapıyordu. O sırada Hz. Ali çıkageldi. Gözyaşları arasında şöyle dedi:
"Yâ Resûlallah, sen Sahabeleri birbirine kardeş yaptın. Benimle hiçbir kimse arasında kardeşlik kurmadın?"
Peygamber Efendimiz, "Yâ Ali, sen dünyada ve Âhirette benim kardeşimsin" buyurarak gözyaşlarını dindirdi.
404. Tabakât, 1/238; Ravdü'l-Ünf, 2/18
405. Tecrid Tercemesi, 7/76; Buhari, 3/67
406. Bu kardeşliğin mirasa ait hükmü Bedir Gâzâsından sonra inen "Ehısımlar Allah'ın kitabınca birbirine daha yakındırlar" (Enfal Sûresi, 75) âyetiyle kaldırıldı.
407. Buharî, 3/67
408. Tabakât, 3/125
409. A.g.e., 3/126
410. Tecrid Tercemesi, 7/47
411. Haşr Sûresi, 9
412. Tecrid Tercemesi, 7/77
Yorum (yok) Yorum yaz!
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)'in Hayatı
30/5/2007 ·
PEYGAMBER EFENDİMİZİN MEDİNE'YE GELİŞİ
Medineli Müslümanlar, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin Mekke'ye gelmek üzere yola çıktığını duymuşlardı. Bunun için her gün sabah namazından sonra Harre mevkiine çıkarak, öğle sıcağı basıncaya kadar yolunu heyecan ve sabırsızlıkla beklerlerdi.
Yine bir gün teşrif-i Nebevîyi uzun uzun beklemişler, gelmediğini ve etrafı da şiddetli sıcağın bastığını görünce geri evlerine dönmüşlerdi.
Bu sırada bir işi için evinin damına çıkmış olan bir Yahudî, beyazlara bürünmüş bir kaç kişinin çölün sıcaklığını, serap ve sisleri yara yara gelmekte olduğunu gördü. Müslümanların Hz. Resûlullahı günlerden beri beklemekte olduğunu biliyordu. Kendisini tutamayarak, "Ey Arap topluluğu. İşte beklediğiniz devletliniz geliyor" diye haykırarak Müslümanlara müjde verdi.354
Bu müjde, o anda bir şimşek gibi çaktı. Şehir bir anda bayram havasına büründü. Çünkü, insanlığa huzur ve saadet sunan zât geliyordu. Müslümanlar derhal silahlanıp o tarafa doğru koştular.
Karşılayıcılar, Resûl-i Ekrem Efendimizle Hz. Ebû Bekir'e bir hurma ağacının gölgesinde dinlenirken kavuştular. Hz. Ebû Bekir başucunda ayakta duruyordu. Günlerden beri yolunu heyecan, sabırsızlık ve muhabbetle bekledikleri ak maşlaha bürünmüş Kâinatın Efendisini selâmladılar, nur saçan mübârek simasını temaşâya başladılar.
Hurma ağacının gölgesinde bir müddet yorgunluğunu gideren Resûl-i Kibriyâ daha sonra beraberindekiler ve karşılayıcılarla birlikte Medine'nin sağ tarafına düşen Kuba köyüne doğru yoluna devam etti.
Rebiülevvel ayının çok sıcak bir Pazartesi günü idi.
Güneş ateşten oklarını bütün şiddetiyle yeryüzüne gönderiyordu. Kuşluk vakti Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, etrafındaki mü'minler halkasıyla Medine'ye bir saat kadar mesafesi olan Kuba köyüne vardı. Orada Amr bin Avfoğullarının kardeşi Gülsüm bin Hidm'in evine indi. Kızgın kumlar üzerindeki sür'atli yolculuk Efendimizi oldukça yormuştu. Hem bu yorgunluğunu üzerinden atmak, hem de buradaki Müslümanlarla görüşmek arzusuna binaen Kuba'da bir müddet ikâmet etmeye karar verdi.
Geceleri, Medineli Müslümanların eşrafından oldukça yaşlı bir zât olan Gülsüm bin Hidm'in evinde kalan Efendimiz, gündüzleri ise, Müslümanlarla konuşmak, sohbet etmek için Ashabdan bekâr bir zât olan Sa'd bin Hayseme'nin evine giderdi. Zâten, Muhacirlerin bekârları da onun evinde kalırlardı. Bu sebeple evine "Dârül-Uzab (Bekârlar Evi)" denirdi.365
Hz. Ali, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin emriyle Kureyşlilerin kendisine teslim ettikleri kıymetli eşya ve emanetlerini sahiplerine iâde etmek maksadıyla Mekke'de kalmıştı.
Hz. Ali, bu vazifeyi yerine getirmiş ve Efendimizin Mekke'den ayrılışından üç gün sonra da hareket etmişti. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz henüz Kuba'da iken gelip kavuştu. Yürümekten ayakları şişmiş ve kabarmıştı. Peygamberimiz onu gözyaşları arasında kucakladı ve ayağının iyileşmesi için duâ edip eliyle meshetti. Cenâb-ı Hak anında şifa ihsan etti. Hz. Ali'nin ayaklarında ne kabarmadan, ne de ağrı ve sızıdan eser kalmadı.366
Kubâ Mescidinin İnşası
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Amr bin Avfoğullarında on küsur gece misafir kaldı. Bu müddet zarfında Kuba Mescidini te'sis etti ve bu mescid içinde namaz kıldı.
Efendimizin tesis ettikleri mescidden önce, Müslümanlardan bazıları kendileri için mescid inşâ etmişlerse de, İslâm cemâatı için ilk olarak binâ olunan mescid işte bu Kuba Mescididir.
Gülsüm bin Hidm Hazretlerinin üzerinde hurma kuruttuğu arsasında binâ edilen bu ulvî ma'bedin inşasında, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bizzat çalıştı. Bir seferinde kucağına, güçlükle kaldırılabilecek büyükçe bir taş almışlardı. Sahabînin biri yanına varıp, "Yâ Resûlallah! Anam, babam sana fedâ olsun. Elindekini bana ver" deyince, "Hayır vermem. Sen de başkasını al" buyurarak gayret ve faaliyetten büyük zevk aldığını ifâde etmişti. Böylece, ibâdeti, takvası, sadakâtı, metaneti, cesareti, vesair bütün güzel vasıflarda olduğu gibi gayret ve çalışkanlığıyla da Sahabîlere en güzel örnek oluyordu.
Onun bu gayret ve faaliyetini müşâhede eden Müslümanlar da aşk ve şevk içinde bıkmadan usanmadan ve zerre kadar fütûr eseri göstermeden çalışıyorlardı. Mescid yapılıp bitinceye kadar Peygamber Efendimiz çalışmaktan bir an olsun geri durmadı ve kendisini sâir Müslümanlardan farklı bir muâmeleye tabi tutmadı.
Kuba Mescidi, Resûl-i Kibriyânın hicreti ve özellikle Kuba köyüne ulaşmasıyla başlayan nuranî ve muazzam bir devrin mübârek bir âbidesidir. Bu sebepledir ki, Kur'an lisanıyla "Takva Mescidi" adı verilerek şerefli kılınmıştır. İlgili âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurulur:
"Muhakkak bu bir Mescid'dir ki, onun temeli Medine'ye hicretin ilk gününde takvâ üzere atılmıştır. Orada maddî ve mânevi pisliklerden temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah da çokça temizlenenleri sever."367
Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, hayatı müddetince her Cumartesi günü yaya veya binitli olarak bu mübârek mescidi ziyâret eder ve içinde namaz kılardı. Ayrıca mü'minleri de teşvik ederek, tam bir temizlik ve nezahetle bu mübârek mescidde namaz kılan kimse için bir umre sevabı olduğunu müjdelerdi.
İslâmî gelişmenin önündeki engellerin yavaş yavaş bertaraf olduğu, İslâmın inkişaf ve teâliye başladığı bir dönemde inşâ edilmiş olması Kuba Mescidine ayrı bir mânâ ve ehemmiyet atfeder.
Suheyb bin Sinan, müşriklerin eziyet ve işkencelerine ma'ruz kalan kimsesiz Müslümanlardan biri idi. Medine'ye hicrete Efendimiz tarafından izin verildiği sırada bir türlü fırsatını bulup Mekke'den ayrılamamıştı.
Hz. Ali'nin hicret ettiğini görünce o da, Medine'ye hicret maksadıyla hazırlanıp yola çıkmıştı. Bunu gören Mekkelilerden bazıları arkasına düşüp yetiştiler ve "Sen, buraya fakir olarak geldin. Yanımızda zengin oldun. Kendinle birlikte bu bol serveti de alıp götürmek istiyorsun. Buna müsâade edemeyiz" demişlerdi.
Îmânından aldığı cesaretle bu kahraman Sahabî hemen bineğinden inmiş, çantasındaki okları çıkarıp karşısında duran Kureyş topluluğuna, "Benim, içinizde en iyi ok atanlardan biri olduğumu bilirsiniz. Yanımdaki okların hepsini atar, onlar biterse kılıcımı çalarım. Bunlardan biri elimde bulunduğu müddetçe yanıma sizi yaklaştırmam" diye hitap etmişti.
Müşrikler bu kahramanca seslenişe cevap verememişlerdi. Bu İslâm kahramanının kolay kolay teslim olmayacağını biliyorlardı.
Bir tarafta kalbindeki Allah'a îmânın verdiği hadsiz cesaretle duran Suheyb bin Sinan, diğer tarafta gönüllerine şirk ürkekliği hâkim bir çok müşrik vardı.
Sonunda Suheyb şu teklifte bulunmuştu: "Size, bütün servetimin yerini gösterir, onu size bırakırsam, gitmeme müsâade eder misiniz?"
Gönülleri dünya malı sevgisiyle dolu müşrikler, "Evet" dediler.
Hz. Suheyb de onlara bütün servetini bırakarak Allah yolunda, dini ve îmânını serbestçe yaşamak uğrunda hicretine devam etmişti.
Rebiülevvel ayının ortalarına doğru gelip Kubâ'da Resûl-i Kibriyâ Efendimize kavuştu. Yolda gözü ağrımış, karnı ise son derece acıkmıştı. O sırada Efendimiz ve yanında bulunan Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer'in önünde taze yapraklı salkım halinde hurma vardı. Hz. Suheyb hemen yaş hurmaları yemeye başladı.
Hz. Ömer, "Yâ Resûlallah! Suheyb'i görmüyor musun? Hem gözü ağrıyor, hem de yaş hurma yiyor" dedi.
Resûl-i Ekrem, "Ey Suheyb! Hem gözün ağrıyor, hem de yaş hurma yiyorsun" buyurunca Suheyb, "Yâ Resûlallah! Ben, gözümün sağlam, ağrımayan tarafıyla yiyorum" diye latif bir cevap vererek Efendimizi tebessüme getirdi.
Hz. Suheyb daha sonra, "Yâ Resûlallah! Sen Mekke'den çıktığın zaman müşrikler beni yakalayıp, hapsettiler. Ben de servetimi vererek kendimi ve ailemi satın aldım" dedi.
Resûl-i Muhterem Efendimiz, "Suheyb kazandı. Suheyb kazandı! Ebû Yahya, satış kârlı çıktı"368 buyurarak bu kahraman Sahabîyi müjdeleyip sevindirdi.
Bunun üzerine şu âyet-i kerime nazil oldu:
"Yine insanlardan öylesi vardır ki, karşılığında Allah'ın rızâsını kazanmak için kendisini fedâ eder. Allah ise kullarına pek şefkatlidir."369
Server-i Enbiyâ Efendimiz, Kuba'da on küsur gece ikâmet buyurduktan sonra bir Cuma günü Medine'ye doğru hareket etti. Kasvâ adındaki devesinin üzerinde idi. Peşinde Hz. Ebû Bekir, sağ ve solunda ise ana tarafından akrabaları olan Neccaroğullarından silahlı yüz kişi ile birçok Medineli Müslüman yer almıştı. Manzara düşündürücü olduğu kadar da sevindirici ve ümit verici idi. Mekke'de yalnızlıkla başbaşa bırakılmış bulunan Resûl-i Kibriyânın etrafını şimdi içleri nur, dışları nur yüzlerce insan sarmıştı. Dillerinde tekbir, gönüllerinde ise hadsiz sürur vardı. Kendilerinde dünya ve âhiret saâdetinin kaynağı olan gerçek îmân ve İslâmı sunan bu şerefli zâtın yolunu günlerden beri sabırsızlıkla beklemişlerdi. Şimdi ise ona kavuşmanın eşsiz sevincini duyarak, hissederek yaşıyorlardı.
Medine'de İlk Cuma Namazı
Resûl-i Ekrem Efendimiz, yol esnasında sol tarafa yönelerek Sâlim bin Avfoğulları yurduna vardı. Rânuna mevkiine geldiklerinde Cuma namazı vakti girdi. Efendimiz Rânûna Vadisinin ortasındaki Cuma Mescidinin yerine indi ve burada Cuma namazı kıldı.
Bu, Peygamber Efendimizin Medine'de kıldığı ilk Cuma namazı idi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz burada arka arkaya iki hutbe irâd buyurdu. İlk hutbesinde Allah'a hamd ve senâdan sonra meâlen Müslümanlara şöyle hitap etti:
"Ey İnsanlar! Sağlığınızda âhiretiniz için tedârik görünüz. Muhakkak bilirsiniz ki; kıyâmet gününde birinin başına vurulacak ve çobansız bıraktığı koyunundan sorulacak. Sonra Cenâb-ı Hak ona tercümansız ve perdedarsız olarak bizzat diyecek ki, 'Sana benim Resûlüm gelip de tebliğ etmedi mi? Ben sana mal verdim, sana lütuf ve ihsan ettim, sen kendin için ne tedârik ettin?'
"O kimse dahi sağına soluna bakacak, birşey görmeyecek. Önüne bakacak Cehennemden başka bir şey görmeyecek. Öyle ise her kim ki, kendisini velev ki bir yarım hurma ile olsun ateşten kurtarabilecekse, hemen o hayrı işlesin. Onu da bulamazsa bâri kelime-i tayyibe [güzel sözle] kendisini kurtarsın. Zira onunla bir hayra on mislinden yedi yüz misline kadar sevap verilir.
"Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun."370
Resûl-i Kibriyâ, ikinci hutbesinde ise meâlen şöyle buyurdu.
"Allah'a hamdolsun. Allah'a hamdederim ve Ondan yardım isterim. Nefislerimizin şerlerinden ve kötü amellerimizden Allah'a sığındık. Allah'ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz. Allah'ın saptırdığına da kimse hidâyet edemez.
"Allah'tan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim. O birdir, şeriki yoktur."
"Kelâmın en güzeli Kelâmullah'tır. Kimin ki Allah kalbini Kur'an ile süsler ve onu kâfir iken İslâma dahil eder, o da Kur'an'ı sâir sözlere tercih ederse, işte o kimse felâh bulur."
"Doğrusu Kitabullah, kelâmların en güzeli ve en beliğidir. Allah'ın sevdiğini seviniz. Allah'ı can ve gönülden seviniz. Allah'ın kelâmından kalbinize kasavet gelmesin. Zira, Kelamullah, herşeyin en güzelini, en iyisini ayırıp seçer. Amellerin hayırlısını ve kulların güzidesi olan Peygamberleri ve kıssaların iyisini zikreder. Ve helâl ve haramı beyân eder. Artık, Allah'a ibâdet ediniz ve Ona hiç bir şeyi şerik etmeyiniz. Ondan hakkıyla sakınınız.
"Hayırlı işler işleyiniz ve bu iyi işleri diliniz de te'yid etsin.
"Allah'ın kelâmı ile birbirinizi seviniz. Muhakkak bilmelisiniz ki, Allahü Teâla ahdini bozanlara gazab eder. Allah'ın selâmı üzerinize olsun."371
Akabe'deki bîatta Medineli Müslümanlar, Resûl-i Ekrem Efendimiz kendi beldelerine geldiği zaman, her cihetle onu koruyacaklarına dâir söz vermişlerdi.
Önce, Resûl-i Ekrem onların yurduna gelip bir müddet Kuba'da ikamet buyurduktan sonra, bu sefer bizzat Medine'ye girmek üzere bulunduğundan, artık onların sözlerini yerine getirme vakti gelmiş demekti.
Bu sebeple Resûlullah Efendimiz, ikinci hutbesinin sonunda Cenâb-ı Hakkın, ahdini bozanlara gazab edeceğini beyân etmekle sözlerine son veriyordu.
364. Sîre, 2/137; Tabakât, 1/233
365. Sîre, 2/138; Tabakât, 1/233
366. Halebî, 2/233
367. Tevbe Suresi, 108
368. Tabakât, 3/227-229
369. Bakara Suresi, 207
370. Sîre, 2/146
371. A.g.e., s. 2/147
__________________
MEDİNE'YE GİRİŞ
Peygamber Efendimiz, Rânûna mevkiinde Cuma namazını kıldıktan sonra tekrar devesine bindi ve yularını boynuna doladı. Arkasında Hz. Ebû Bekir, etrafında ise Neccaroğulları yiğitleri ile Medineli Müslümanlar yer alıyordu. Kimi yaya, kimi binekli olan Müslümanların sevinç ve tekbir getirişlerinden âdeta yer gök inliyordu.
Fahr-i Âlem, devesinin üzerinde ağır ağır Medine içlerine doğru ilerliyordu. Sevinç dalgaları şehrin her tarafını sarmıştı. İslâma merkez olma şerefine erecek bu kudsî şehir, sürûrundan âdeta çalkalanıyordu. Kâinatın Efendisini sînesine alışın, ona yurt ve hicret yeri olmanın sevincini yaşıyordu.
Kadınlar, çocuklar söyledikleri şiirlerle manzaraya bir başka tatlılık katıyorlardı. Dillerinden düşmeyen mısralar şunlardı:"Veda yokuşundan doğdu dolunay bize.
"Allah'a yalvaran oldukça, şükretmek gerekir mes'ud halimize,
"Ey bize gönderilen yüce peygamber, sen,
"İtaat etmemiz gereken bir emirle geldin bize."372
Medine halkı, etrafa pırıl pırıl nurlar saçan Hz. Resûlullahın mübârek yüzünü görmek için sokaklara dökülmüştü. Çocuklar, bayramlıklarını giymişler, neşe ve sevinç içinde oynuyorlardı.
Evlerinin damından kadınlar, yollarda erkekler ona, "Hoşgeldin" diyorlardı:"Muhammed geldi! Yâ Muhammed! Yâ Resûlallah!
Yâ Muhammed, Yâ Muhammed!"373
Bu kalbî ve duygulu tezahürat arasında Peygamberimiz tevazu ve vakarı birleştiren müstesna bir eda içinde Kasvâ'nın üstünde yoluna devam ediyordu. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ilerlerken, önünden geçtiği her evin sahibi, kendisini evinde misafir etme şerefine nâil olmak istiyor ve devesinin yularını tutup, "Yâ Resûlallah, bize buyurun" diyordu.
Efendimiz ise, mübârek tebessümleri arasında, "Hayra erin, deveye yol verin. Ona gideceği yer buyurulmuştur" diye cevap veriyordu. O mübârek hayvan da sağa ve sola bakarak kendiliğinden gidiyordu.
Yuları boynuna dolanmış Kasvâ, ilerleyerek Malik bin Neccaroğullarına ait develerin yanına kadar gitti ve oradaki boş bir arsaya çöktü.
Peygamber Efendimiz, üzerinden hemen inmedi. Deve az sonra ayağa kalktı, biraz ilerledikten sonra birdenbire geriye döndü ve ilk çöktüğü yere geldi. Oraya tekrar çöktü ve artık kalkmadı. Boynunu ve göğsünü yere uzatarak tatlı tatlı böğürmeye ve sağa sola debelenmeye başladı.
Dikkatler Kasvâ'nın üzerine çevrilmişti. Resûl-i Ekrem, onun çöktüğü yere mi misafir olacaktı, yoksa başka bir yere mi? Henüz kimsenin bu hususta bilgisi yoktu.
O sırada Neccaroğullarının mini mini masum kız çocukları, defler çalarak Sevgili Efendimize "hoşâmedi" ediyorlardı:"Biz Neccaroğulları kızlarıyız. Muhammed'in akrabalığı, komşuluğu ne hoştur."374
Resûl-i Ekrem, bu masum yavruların samimî duygu ve sevinçlerini gülümseyerek karşıladı ve "Beni seviyor musunuz? diye sordu.
Hep bir ağızdan, "Evet, seni seviyoruz, yâ Resûlallah" dediler. Kâinatın Efendisi ise, "Allah biliyor ki, ben de sizi seviyorum. Vallahi, ben de sizi seviyorum. Vallahi, ben de sizi seviyorum. Vallahi, ben de sizi seviyorum" buyurdu.
Medineli Müslümanlardan her biri Fahr-i Âlem Efendimizin hanesine şeref vermesini can u gönülden istiyordu. Hatta bir ara Kasvâ çöktüğü zaman, Cebbar bin Sahr, kaldırmak için ayağıyla ona vurdu. Bunu farkeden Hz. Ebû Eyyûb el-Ensari hiddete gelerek şöyle dedi:"Ey Cebbar! Sen benim evimin önünden kaldırmak için ona vurdun. Resûlullahı hak dinle gönderen Allah'a yemin ederim ki, İslâmiyet mâni olmasaydı sana kılıçla vururdum."
Peygamberimiz Ebû Eyyûb'un Evinde
Kasvâ, ikinci sefer çöküp yerinden kalkmayınca, Peygamber Efendimiz, "İnşallah menzilimiz burasıdır" buyurarak indi.
Böylece, İslâm ve cihân tarihinin kaydettiği en parlak hâdiselerden biri olan Hicret-i Muhammediye (a.s.m.) bu inişle sona eriyordu.
Müslümanlar merak ve heyecan içinde bekliyorlardı. Acaba kâinatın medar-ı iftiharı olan Resûl-i Kibriyâ kimin evini şereflendirecekti? Hepsinin göz ve gönüllerinde sevinç dalga dalga idi. Bu sevince Kâinatın Efendisini evlerinde misafir etmek hadsiz şerefini de katmak istiyorlardı.
Peygamber Efendimiz etrafını saranlara, "Akrabalarımızdan hangisinin evi buraya daha yakındır?" diye sordu. Neccâroğullarından Ebû Eyyûb el-Ensâri Hazretleri sevinç ve heyecanla ortaya atıldı:"Yâ Nebiyyallah! Benim evim daha yakındır. İşte şu evim, şu da kapısı" diyerek gösterdi.
Sonra da, "Müsâade buyurursanız, devenizin üzerindekileri oraya taşıyayım" dedi ve Kasvâ'nın yükünü indirip palanını soydu ve evine taşıdı.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz de, "Kişi bineğinin ve ağırlığının yanında bulunur" buyurdu ve Ebû Eyyub el-Ensarî'ye, "Git, bizi kabul için yer hazırla!" diye emretti.375
Bu esnâda Medineli Müslümanların ileri gelenlerinden olan Es'ad bin Zürâre Hazretleri de teberrüken Kasvâ'yı alıp kendi evine götürdü.
Hz. Eyyûb el-Ensarî, derhal gidip evini hazırladı ve gelip Efendimize, "Yâ Resûlallah! İkinize de yer hazırladım. Allah'ın bereketi ile ikiniz de yerinize buyurunuz" dedi.376
Sevgi tezahürleri arasında Resûl-i Ekrem Efendimiz de kalkıp Ebû Eyyûb el Ensarî Hazretlerinin hânesine gitti. Böylece Kâinatın Efendisini ağırlama eşsiz şerefi bu aziz Sahabîye nasib oluyordu.
Fahr-i Âlem Efendimizin, Medine'ye teşrifiyle vatanlarından ayrı düşüp de gönülleri mahzun olan Muhacirlere taze kan geldi. Ensarın yüzü ve gönlü sürûra gark oldu. Medine ise sevinçten çalkalandı ve âdeta bir bayram havasına büründü. Ashab-ı Kiramdan Bera bin Azib, o müstesna gündeki sevinç ve heyecanı şu cümlelerle anlatır:"Resûlullah (a.s.m.) Medine'ye gelince, Medinelilerin onun gelişine sevindikleri kadar, hiç bir şeye öylesine sevindiklerini görmedim. Kadınların, çocukların, 'İşte Resûlullah geldi. İşte Muhammed (a.s.m.) geldi' diyerek sevinçten coştuklarını müşâhede ettim."377
O zaman henüz bir çocuk olan Ensardan Enes bin Mâlik ise şu sözlerle o günün azamet ve parlaklığını nazara vermek ister:"Ben, Resûlullahın (a.s.m.), Medine'ye girdiği günden daha güzel, parlak ve daha azametli hiç bir gün görmedim."378
Mihmandar-ı Fahr-i Âlem Hz. Eyyûb el-Ensarî Hazretleri der ki:"Resûlullah, evime şeref verdiği zaman, alt kata inmişti. Ben ve zevcem Ümmü Eyyûb ise yukarı katta bulunuyorduk. 'Anam, babam, sana fedâ olsun, yâ Resûlallah! Ben, benim yukarıda olmamı, senin ise alt katta bulunmanı hoş görmüyorum. Bu durum bana çok ağır geliyor. Sen yukarı çık, orada bulun! Biz de aşağı inelim, orada oturalım' dedim."Resûlullah, 'Yâ Ebâ Eyyûb! Evin alt katında bulunmamız, bize daha uygun ve münasibdir' dedi ve alt katta oturdu. Biz de meskende onun üstünde bulunuyorduk."O sırada içinde su bulunan testimiz kırıldı. Resûlullahın üzerine damlayıp, onu rahatsız etmesinden korkarak zevcemle tek örtüneceğimiz kadife yorganımızı hemen suyun üzerine bastırdık."379
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, fazla ziyaretçi geleceği ve onlarla rahat görüşüp konuşabilme düşüncesiyle alt katta kalmayı münasib görmüştü. Ancak, büyük îmân sahibi Hz. Ebû Eyyûb ve zevcesinin gönlü bir türlü rahat etmiyordu.
"Fahr-i Âlem alt katta, bizler üst katta, bu nasıl olur?" diye düşünüyor ve bundan son derece sıkılıyorlardı.
Hz. Ebû Eyyûb, bir gece uyandı ve bu duygunun tesiriyle bir türlü uyuyamadı. Ufak tefek eşyalarını evin bir başka tarafına taşıdılar ve orada uykusuz sabahladılar.
Sabah olunca, Hz. Ebû Eyyûb, olanları Efendimize anlattı. Peygamber Efendimiz yine, "Aşâğısı bana daha uygundur" dedi. Fakat, büyük Sahabî buna daha fazla tahammül edemedi ve "Yâ Nebiyyallah! Ben yukarıda, siz aşağıda olmaz" dedi.Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz üst kata, Ebû Eyyûb ve zevcesi Ümmü Eyyûb ise alt kata taşındılar.380
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretlerinin mütevazi evinde tam yedi ay ikâmet buyurdu. Bu zaman zarfında Medineli Müslümanlar, bu eve yemekler taşımada ve Efendimizin ihtiyaçlarını yerine getirmede birbirleriyle âdeta yarışırlardı.
Hz. Ebû Eyyûb el-Ensarî'nin evine yerleşen Fâhr-i Âlem Efendimize, Medineli Müslümanlar her gün muntazaman yemek getirirlerdi. Hz. Ebû Eyyûb ve ailesi ise devamlı akşam yemeklerini hazırlarlardı. Hazırladıkları yemeklerden geri kalanını ise teberrüken yerlerdi.
Yine bir gece soğanlı ve sarımsaklı bir yemek yapıp göndermişlerdi. Resûlullah yemeği geri çevirdi.
Ebû Eyyûb (r.a.), yemekte Resûlullahın parmaklarının izini görmeyince feryâd ederek yanına gitti, "Yâ Resûlallah! Anam, babam sana fedâ olsun. Sen akşam yemeğini niçin geri çevirdin?" dedi.
Resûlullah, "O sebzede bir koku hissettim. Ondan yemedim. Ben arkadaşım Cebrâil'i rahatsız etmek istemem" buyurdu ve ilâve etti:"İnsanı rahatsız eden şeyden, melekler de rahatsız olurlar." Bunun üzerine Ebû Eyyûb, "Yâ Resûlallah! Yoksa o yemek haram mıdır?" diye sordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Hayır! Fakat, ben kokusundan dolayı ondan hoşlanmadım"381 buyurdu.
Ebû Eyyûb Hazretleri de, "Senin hoşlanmadığın şeyden ben de hoşlanmam" dedi.382
Mu'cizeli Bir Yemek Ziyafeti
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin, Hz. Ebû Eyyûb el-Ensarî'nin evinde kaldığı sıradaydı. Hz. Ebû Eyyûb, Nebiyy-i Muhterem Efendimizle Hz. Ebû Bekir-i Sıddıka kâfi gelecek iki kişilik yemek yapıp getirmişti.
Peygamber Efendimiz ona, "Git, Ensârın eşrafından bana otuz kişi çağır!" diye emretti.
Hz. Ebû Eyyûb emri yerine getirdi. Otuz kişi gelip yedilerSonra yine fermân etti: "Altmış kişi daha çağır!"
Hz. Ebû Eyyûb altmış kişi daha davet etti. Onlar da gelip yediler. Efendimiz sonra tekrar, "Yetmiş kişi daha çağır!" diye ferman etti.
Hz. Ebû Eyyûb bu emri de yerine getirdi. Yetmiş kişi daha gelip yediler.
Hz. Ebû Eyyûb der ki:"Kaplarda yemek daha kaldı. Bütün gelenler o mu'cize karşısında İslâmiyete girip bîat ettiler. O iki kişi için yaptığım yemeğimden yüz seksen adam yediler."
Bu, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin mu'cizeli bir yemek ziyâfeti idi. Berekete dâir olan bu mu'cizeler gösteriyor ki, "Muhammed-i Arabî Aleyhissalatü Vesselâm umuma rızk veren ve rızıkları halkeden bir Zât-ı Rahîm ve Kerîm'in sevgili me'murudur; pek hürmetli bir abdidir ki, rızkın envâında, hilâf ı âdet olarak, ona hiçten ve sırf gaybdan ziyâfetler gönderiyor."
Hicrî Tarih
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Medine'ye hicret ettiklerinde Müslümanların kullandıkları kendilerine mahsus bir tarihleri yoktu. Bunun üzerine Efendimizin hicretini başlangıç kabul ederek, "Resûlullahın gelişinden bir ay, iki ay sonra" diye Hicrî tarih kullanmaya başladılar.
Hz. Resûl-i Ekremin dâr-ı bekâya irtihâline kadar da bu suretle kullanıldı. Fakat, sonra kesildi, kullanılmadı. Hz. Ebû Bekir'in hilâfeti zamanı ile Hz. Ömer'in hilâfetinin dört senesi böyle geçti. Sonra resmî muâmeleler ve medenî münasebetlerin vakitlerini belli etmeye ve tâyinine ciddi gerek duyuldu.
Bunun üzerine Hz. Ömer, Ashabı topladı. Onlarla istişâre etti. Sa'd bin Ebî Vakkas Hazretleri Peygamberimizin vefatı zamanının esas alınmasını, Talha bin Ubeydullah Hazretleri Efendimizin Peygamber olarak gönderiliş tarihini, Hz. Ali Resûl-i Kibriya'nın Medine'ye hicretlerini, başkaları ise Efendimizin doğum gününü tarihe başlangıç olarak kabul edilmesini teklif ettiler.
Hicretin on yedi veya on altıncı yılında toplanan bu şurânın müzâkereleri neticesinde Hz. Ali'nin teklifi üzerine ittifak edildi. Ancak hangi ayın başlangıç olarak kabul edileceği hususunda bir mutabakata varılmadı. Abdurrahman bin Avf Hazretleri, "Haram Ayların" ilki olduğu için Receb'i, Talha bin Ubeydullah Müslümanların mübârek ayıdır diye Ramazan'ı, Hz. Ali (r.a.) ise sene başıdır diye Muharrem'i başlangıç olarak teklif etti. Bu hususta da yine Hz. Ali'nin teklifi kabul edildi.
Böylece Kamer senesi esas ve Hicret tarihi başlangıç kabul edilerek Müslümanlar kendilerine mahsus bir takvim tanzim etmiş oldular.
372. İnsanü'l-Uyun, 2/58
373. Müslim, 8/236; Taberî, 2/248
374. İbn-i Mâce, Sünen, 2/612
375. Tabakât, 1/235; Buhari, 2/335
376. Tabakât, 1/236; Buhari, 2/335
377. Tabakât, 1/234; Buhari, 2/337
378. Tabakât, 1/234
379. Sîre, 2/143-144
380. Müslim, 6/127
381. Sîre, 2/144
382. Müslim, 6/126-127
Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::